Alhaz, Yeşil-Mavi-Erguvan Hattı'nda

Benim Adım Kırmızı II

Kategori: Kitaplar


Kitabın Adı: Benim Adım Kırmızı

Yazarı: Orhan Pamuk

Yayınevi: İletişim

Basım yılı ve sayısı: Aralık 1998, 3. baskı, toplam 70 000 adet

Sayfa adedi: 470





Kitaptan alıntılar:  (devam)

 

Ben, Para

 

Hayallerindeki kocaymışım gibi genç kızlar öptü beni, kadife keselerde, yastık altlarında, kocaman göğüslerinin arasında, donlarının içinde saklayıp, orada mıyım diye beni uykularında yokladılar. Bir hamamda ocağın kenarında, çizmenin içinde, harika kokan bir miskçi dükkânında küçük bir şişenin dibinde, bir ahçının mercimek çuvalının gizli cebinde saklandım. Deve dersinden kemerlerin, Mısır alacasından astarların, içi çuha kaplı ayakkabıların, rengârenk şalvarların gizli köşelerinde bütün İstanbul’u dolaştım. Saatçi ustası Petro beni tokmaklı saatin gizli bölmesine, bir Rum bakkal doğrudan kaşar peynirinin içine  koydu; mühürler, mücevherler ve anahtarlarla birlikte çuha parçalarına sarılıp bacaların, ocakların içine, pencere eşiklerinin altına, kaba samandan minderlerin arasına, yer dolaplarının ve sandıkların gizli bölmelerine saklandım. Yemek sofralarından kalkıp hâlâ sakladığım yerde mi diye ikide bir gelip bakan babalar, hiç gereği yokken şeker gibi beni ağzına alıp emen kadınlar, koklaya koklaya burun deliklerine sokan çocuklar, meşin keseden çıkarıp günde yedi kere bakmadan rahat etmeyen, bir ayağı çukrda ihtiyarlar gördüm. Titiz bir Çerkez karı vardı, bütün gün evi silip süpürdükten sonra bizleri keseden çıkarıp tahta fırçayla ovalardı. Tek gözlü bir sarraf durmadan bizden kuleler yapar, hanımeli kokan bir hamal ve müzehhip de –adı lâzım değil- akşamları bizi değişik düzenler halinde durmadan dizerdi. Maun sandallarla gezdim, saraya girdim çıktım, Herat işi ciltlerin içine, gül kokan ayakkabıların topuğuna, semerlerin örtüsüne saklandım. Kirli, kıllı, tombul, yağlı, titrek, yaşlı yüzlerce el gördüm. Afyon içilen meclislerin, mum imalathanelerinin, uskumru pastırmalarının ve bütün İstanbul’un ter kokusu sindi üzerime. (Sy. 123-124)

 

Benim Adım Kara

 

Sabah, Eniştem beni karşısını oturtur oturtmaz, Venedik’te gördüğü portreleri anlatmaya başladı. Cihanpenah Padişahımızın elçisi sıfatıyla pek çok saraya, zengin evine, kiliseye girmiş çıkmış. Binlerce portrenin önünde günlerce durmuş, gerili kumaşın, tahtanın üzerine, çerçevenin içine, duvarlara resmedilmiş binlerce yüz görmüş. “Hepsi birbirinden ayrı, tek başına, benzersiz insan yüzleri!” dedi. Bunların çeşitliliğinden, renklerinden, üzerlerine düşen ışığın yumuşaklığı, hoşluğu, hatta sertliğinden, gözlerinin içindeki anlamdan sarhoş olmuş.

“Sanki bir salgına kapılmış gibi, hepsi kendi portrelerini yaptırıyorlardı,” dedi. “Bütün Venedik. Parası ve gücü olanlar, hem kendi hayatlarına bir tanık, hem de servetlerinin, güçlerinin, iktidarlarının işaretleri olarak…”  (Sy. 125)

 

 

Ben Eniştenizim

 

Bak bu resme ve hikâyesini yaz onun. Ölümü konuştur, işte kâğıt, divit. Yazdığını hemen hattata vereceğim. (Sy. 132)

 

Katil Diyecekler Bana

 

İstanbul’un sokaklarında döne kıvrıla ine çıka ilerler, köpek sürülerinin savaşlarına ayrılmış ıssız sokaklardan, cinlerin beklediği yangın yerlerinden, kubbelerine meleklerin yaslanıp uyuyakaldığı camilerin avlularından, ruhlarla mırıl mırıl konuşan servil ağaçlarının yanı başından, hayaletlerin kaynaştığı karla kaplı mezarlıkların kenarından, adam gırtlaklayan haydutların az ötesinden, bitip tükenmez dükkânların, ahırların, tekkelerin, mumhanelerin, saraçların, duvarların arasından krdeş kardeş geçip giderken…(Sy. 146)

 

Benim Adım Ester

 

Kızılminareli, Karakedili kadınlar, Bilecik dolamasından yorganlık mor ve kırmızı kumaş ısmarlamışlardı, sabah erkenden bohçama koydum. Yeni gelen Portekiz gemisinden çıkmış Çin ipeğinden kumaşın yeşilini bıraktım, mavisini bohçaya koydum. Bu bitmeyen bir kar, sonu olmayan bir kıştır, diye bol bol yün çorap, kalın yün kuşak, renk renk kalın yün yelekleri de güzelce katlayarak ortaya yerleştirdim ki, bohçamı açtığımda en ilgisiz karının bile yüreğini rengârenk hoplatsın. Sonra, alışveriş değil, dedikodu için çağıran karılar için hafif, ama pahalı ipek mendiller, para keseleri, işlemeli hamam keseleri koydum ve kaldırdım. (Sy. 151)

 

Ben Eniştenizim

 

Biz üstelik daha da yasak, daha da tehlikeli bir şeyle, Müslüman şehrinde resimle uğraşıyoruz. (Sy. 192)

 

Kitaplarımızı suçlular gibi gizli gizli ve çoğu zaman da özür diler gibi hazırlıyoruz. Bizi dinsizlikle suçlayacak hocaların, vaizlerin, kadıların, şeyhlerin hücumlarına peşinen boyun eğmenin, bu bitip tükenmez suçluluk duygusunun, nakkaşın hayalini hem öldürdüğünü, hem de beslediğini öyle iyi biliyorum ki. (Sy. 192)

 

Moğolllar, Çinli ustalardan öğrendikleri kırmızı boyanın sırlarını Horasan’a, Buhara’ya, Herat’a taşımasalardı bizlerin İstanbul’da bu resimleri hiç yapamayacağımızı konuştuk. (Sy. 195-196)

 

İstanbul’un yirmi yılda bir yanıp yok olmayan mahallesi var mı ki kitap kalsın? Moğolların Bağdat’ta yakıp yağmaladığından daha çok kitap ve kütüphanenin her üç yılda bir yok olduğu bu şehirde, hangi nakkaş harikasının yüz yıldan fazla yaşatılabileceğini, bir gün resimlerine bakılarak kendisinin de, Behzat gibi anılacağını hayal edebilir? Yalnız bizim yaptıklarımız değil, asırlardır bu âlemde yapılmış bütün her şey yangınlarla, kurtlarla, ilgisizlikle yok olacak. (Sy. 198)

 

Ölmeden önce, çocukluğumdan çıkarken dinlediğim bir Süryani masalını hatırladım. İhtiyar yalnız adam gece yarısı uykusundan uyanır, kalkar bir bardak su içer. Bardağı sehpaya koyar ki, oradaki mum yok. Nerede? İp gibi bir ışık sızıyordur içerden. Işığı takip eder, gerisin geriye odasına girer ki yatağında bir başkası, elinde mum yatıyor. Soarar “Sen kimsin?” diye. “Ölüm,” der yabancı. İhtiyar bir an esrarengiz bir sessizliğe bürünür. “Demek geldin,” der sonra. “Evet,” der ölüm, memnun. İhtiyar, “Hayır,” der kararlılıkla, “sen yarı kalmış rüyamsın benim”. Yabancının elindeki mumu bir anda püfler ve karanlıkta her şey kaybolur. İhtiyar kendi yatağına girer ve uyur. Bir yirmi yıl daha yaşar. (Sy. 200-201)

 

Benim Adım Kırmızı

 

Kırmızı olmaktan ne de mutluyum! İçim yanıyor, kuvvetliyim; farkedildiğimi biliyorum; bana karşı koyamadığınızı da. (Sy. 215)

 

Benim Adım Kara

 

Şekûre üzerinde kıpkırmızı gelin giysileri ve başında tâ aşağıya inen pembemsi bir gelin teli. (Sy. 232)

 

Ben Eniştenizim

 

Bütün âlemin renklerden yapıldığını, her şeyin renk olduğunu gördüm. Beni bütün diğer şeylerden ayıran kuvvetin renklerden yapıldığını hissettiğim gibi, şimdi beni sevgiyle kucaklayan, bütün âleme bağlayan şeyin de renk olduğunu anladım. (Sy. 265)

 

Benim Adım Ester

 

Bayram törenlerinde baklava, nane macunu, badem ezmeli ekmek ve pestillere; sünnet törenlerinde etli pilâvla fincan böreklerine; Padişah’ın At Meydanı’nda yaptığı törenlerde vişne suyu içmeye; düğünlerde her şeyi yemeye; cenazelerden sonra da konu komşunun yolladığı susamlı, ballı, miskli helvalardan atıştırmaya bayılırım. (Sy. 277)

 

Benim Adım Kara

 

Yeleğimi, gömleğimi çıkardılar. Cellatlardan biri üzerime oturdu, dizleriyle omuzlarıma bastırdı. Ötekisi, kafamın iki yanına yemek pişiren bir kadının dikkatli, zarif ve tecrübeli el hareketleriyle bir kafes geçirdi ve mandalını ağır ağır çevirmeye başladı. Kafes değil bir mengene kafamı iki yanından sıkmaya başladı.

Bütün gücümle bağırdım. Yalvardım, ama anlaşılmaz kelimelerle. Ağladım, daha çok sinirlerim gevşediği için. (Sy. 285)

 

Üstat Osman, Ben

 

Oysa bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar. Nakkaşlık rssamlığa, ressamlık da Allah’a, hâşa, meydan okumaya açılan birer kapıdır; herkes bilir bunu: Bu anlamda inançsızlığı yüzünden Zeytin gerçek bir ressamdır. (Sy. 296)

 

Katil Diyecekler Bana

 

Sonra sakladığım yerden aynayı çıkarıp rahleye dayadım, kucağıma iki sayfalık resmi ve çalışma tahtamı yerleştirdim ve oturduğum yerden yüzümü aynada görünce kömür kalemimle kendi yüzümü resmetmeye çalıştım. Sabırla, uzun uzun çalıştım. Uzun bir süre sonra kâğıdın üzerindeki yüzün benim aynadaki yüzüme yine benzemediğini görmek içimi öyle bir kederle doldurdu ki, gözlerim sulandı. Enişte’nin ballandırarak anlattığı Venedikli nakkaşlar bunu nasıl yapıyorlardı? Bir an kendimi onlardan biri yerine koydum ve öyle hissederek resmedersem belki resmimi kendime benzetebilirim diye düşündüm. (Sy. 325)

 

Benim Adım Kara

 

Çünkü resimleri yapan nakkaşların pek çoğu, tırnak, pirinç, hatta saç kılı üzerine bile resmedebilecek kadar ince çalışabiliyorlardı. (Sy. 374)

 

Çiftleşirken birbirlerine kilitlenen zavallı köpeklerin hüzünlü gözlerini çizerken mi daha çok keyif alıyordu, yoksa onlara bakıp gülüşen kadınların açık ağızlarını şeytanca bir kırmızıyla renklendirirken mi? (Sy. 376)

 

Ne kadar çok kişi, erkek kadın, parmağını ağzına sokuyordu! Bir hayret ifadesi olarak son iki yüz yılda Semerkan’tan Bağdat’a bütün nakkaşhanelerde bu hareket kullanılmıştı. Düşmanlarının sıkıştırdığı kahraman Keyhüsrev, Ceyhun nehrinin akıntısını kara atı ve Allah’ın yardımıyla salimen geçerken, onu salına almayan alçak salcı ve kürekçisi parmaklarını hayretle ağızlarına sokuyor. Gümüşü yıllarla kararmış gölde yıkanan ayışığı tenli Şirin’in güzelliğini ilk gören Hüsrev’in parmağı hayretten ağzında kalıyor. Daha bir dikkatle ve uzun uzun baktıklarım ise, yarı açık saray kapılarında, kale kulelerinin erişilmez pencerelerinde, perdelerin arkasından gözüken güzel harem kadınların ağızlarına soktukları parmaklarıydı. İran ordusuna yenik düşüp tacını kaybeden Tejav, savaş meydanından kaçarken, sarayının harem penceresinden güzeller güzeli gözdesi Espinuy kederle ve hayretle parmağını ağzına sokmuş onu seyrediyor ve gözleriyle beni düşmana bırakma diye yalvarıyor. “Irzıma geçti” iftirası üzerine yakalanan Yusuf hücreye götürülürken penceredeki iftiracı Züleyha parmağını şaşmaktan çok şeytanlık ve şehvetle güzel ağzına sokuyor. Bir gazelden çıkma mutlu, ama hüzünlü âşıklar Cennet misali bir bahçede sevginin ve şarabın gücüyle kendilerinden geçmişken, kötü niyetli nedime, parmağı hayretten çok kıskançlıktan kırmızı ağzına girmiş, onları seyrediyor.

 

Bu hareket, bütün nakkaşların hem örnek defterlerine, hem de hafızalarına nakşettikleri bir kalıp olmasına rağmen, uzun parmak güzel kadının ağzına her seferinde bir başka zarafetle giriyordu. (Sy. 384)

 

Katil Diyecekler Bana

 

Kara kuşağından bir şey çıkardı; bir ucu sipsivri bir uzun iğne. Bir anda gözüne yaklaştırdı onu; gözüme sokabilirmiş gibi bir hareket yaptı.

“Üstatlar üstadı büyük Behzat, bundan seksen yıl önce, Herat düşerken, her şeyin bittiğini anladı ve kimse kendisini başka türlü nakşetmeye zorlamasın diye şerefle kendini kör etti,” dedi. “Bu sorguç iğnesini kendi gözüne ağır ağır sokup çıkardıktan bir zaman sonra, Allah’ın muhteşem karanlığı sevgili kuluna, bu mucize elli nakkaşa, ağır ağır indi. Artık kör ve sarhoş olan Behzat ile birlikte Herat’tan Tebriz’e geçen bu iğne, Şah Tahmasp tarafından Padişahımızın babasına, o efsane Şehname’yle birlikte hediye yollandı. Üstat Osman bunun niye yollandığını çıkaramadı önce. Ama bu zalim hediyenin arkasındaki kötülük dileğini ve haklı mantığı da gördü bugün. Padişahımızın da artık kendi resmini Frenk üstatları tarzında nakşettirmek istediğini, kendi evladından çok sevdiği sizlerin de kendisine ihanet ettiğini gördükten sonra, Üstat Osman dün gece hazine odasında, tıpkı Behzat gibi bu iğneyi kendi gözüne soktu. Şimdi bütün ömrünü vererek kurduğu nakkaşhanesini yıkıma sürükleyen melunu ben kör etsem ne lâzım gelir?” (Sy. 444)

 

Sonra her şey o kadar çabuk oldu ki ilk anda ne olduğunu bile anlayamadım: Sağ gözümde keskin ama sınırlı bir acı duydum; alnım uyuştu bir an. Sonra her şey eski haline döndü, ama içime bir dehşet yerleşmişti bile. Lamba uzaklaşmıştı, ama yine de ötekinin kararlılıkla iğneyi bu sefer sol gözüme sokuşunu bütünüyle gördüm. Kara’nın elinden iğneyi demin kapıp almıştı; bu sefer daha dikkatli ve titizdi. İğnenin bir anda girdiğini anlayınca hiç kıpırdamadım, aynı yanmayı duydum. Alnımdaki uyuşma sanki bütün kafama yayıldı, iğne çıkınca kesildi. Bir benim gözlerime bir de iğnenin ucuna bakıyorlardı şimdi. Sanki olup bitenden emin değildiler. Başıma gelen korkunç şey iyice anlaşılınca itiş kakış durdu, kollarımdaki yükler hafifledi. (Sy. 445)

 

“Büyük günah neymiş?”

“Bunu ona sorunca sanki bilmiyor musun der gibi gözlerini şaşkınlıkla açtı. Çıraklık arkadaşımızın bizler gibi yaşlandığını düşündüm o zaman. Zavallı Enişte’nin son resimde perspektif usulünü pervasızca kullandığını söyledi. Bu resimde, Frenklerin yaptığı gibi, şeyler Allah’ın aklındaki önemlerine göre değil de, gözlerimize gözüktüğü gibi resmediliyormuş. Bu büyük günahmış. İslam’ın halifesi Padişahımızı bir köpekle aynı büyüklükte resmetmek ikinci günahmış. Üçüncü günah aynı büyüklükte Şeytan resmi yapıp, bir de onu canayakın resmetmekmiş. Ama hepsinden büyük küfür ise, tabii ki resme bu Frenk anlayışını bir kere sokunca, Padişahımızın resminin kocaman ve yüzünün bütün ayrıntılarıyla resmedilmesiymiş. Putataparların yaptığı gibi…Ya da putatapar alışkanlıklarından kurtulamayan Hıristiyanların kilise duvarlarına yapıp, secde ettikleri ‘portre’ler gibi…” (Sy. 446)

 

Aslında zındık bir Kalenderi kalıntısı, daha da kötüsü, özentisi olduğumu görmesi hoşuma gidiyordu. Oğlancılık, esrarcılık, serserilik ve her türlü rezilliği yapan dağıtılmış bir tarikatın son yolcusu olduğumu görünce, sanki zavallı Zarif Efendi, benden daha korkacak, bana da çok saygı duyacak ve belki de korkudan çenesini kapayacaktı. (Sy. 449)

 

“…Son resim için elimi kana bulamış olmak o resmi gözümde büyütmüştü. Kitap için artık hiçbirimizi evine çağırmayan Enişten’e, bu son resmi bana göstersin diye gittim. Resmi göstermediği gibi, her şey güllük gülistanlık gibiymiş davrandı bana. Uğruna adam öldürecek kadar esrarlı ne resim varmış, ne de başka bir şey!...” (Sy. 451)

 

“Böylece, Enişte’yi öldürdüğüm gün evden aldığım son resmi kandil ışığında onlara gösterdim. İki sayfa büyüklüğündeki resme merak ve korkuyla bakışlarını seyrettim ilk.’ (Sy. 453)

 

“Son bir yılda, bu iki sayfanın çeşitli köşelerine hepimizin çizdiği ağaç, at, Şeytan, ölüm, köpek, kadın resimleri, Enişte’nin acemice de olsa yaptığı yeni istif usülüne göre büyüklü küçüklü öyle bir şekilde yerleştirilmişti ki, merhum Zarif Efendi’nin tezhip ve çerçeveleri, bize artık bir kitabın bir sayfasına baktığımızı değil, pencereden bütün bir âlemi seyrettiğimizi hissettiriyordu. O âlemin merkezinde, Padişahımızın portresi olması gereken yerde, benim bir an gururla seyrettiğim kendi portrem vardı….” (Sy. 453)

 

“Söyle bakalım şimdi,” dedim. “Kör olacak mıyım ben?”

“Efsaneye göre kan kiminin gözüne oturur, kimizin oturmaz. Allah senin nakşından memnunsa, seni yanına almak için kendi muhteşem karanlığını verecek sana. O zaman bu sefil dünyayı değil, onun gördüğü harika manzaraları göreceksin. Yok, nakşından memnun değilse, şimdiki gibi görmeye devam edeceksin.”

“Asıl nakşı Diyarı Hind’de yapacağım ben,” dedim. “Allah’ın beni yargılayacağı resmi henüz yapmadım.” (Sy. 457)

 

Ben Şekûre

 

Acem ülkesinden ilhamla İstanbul’da bir yüzyıl açan nakış ve resim heyecanının kırmızı gülü de işte böyle soldu. Nakkaşların aralarında kavgalara, bitip tükenmez sorulara yol açan Heratlı eski üstatlar ile Frenk üstatlarının usülleri arasındaki çatışma bir sonuca ulaşmadı hiç. Çünkü resim bırakıldı; ne Doğulular gibi resmedildi, ne de Batılılar gibi: Nakkaşlar öfkelenip isyan etmediler; bir hastalığı sessizce kabul eden ihtiyarlar gibi, yavaş yavaş ve gösterişsiz bir tevekkül ve hüzünle durumu kabul ettiler. Bir zamanlar hayranlıkla takip ettikleri Heratlı, Tebrizli büyük üstatların ve kıskançlıkla nefret arasında kararsız kalıp yeni usüllerine özendikleri Frenk üstatlarının neler yaptıklarını bile ne merak ettiler ne de hayal ettiler. Sanki geceleri evlerin kapılarının kapanıp şehrin karanlığa bırakılması gibi, resim de kimsesizliğe terkedildi. Âlemin bir zamanlar bambaşka görüldüğü acımasızca unutuldu. (Sy. 468)

 

Ben bütün ömrüm boyunca iki resmin yapılmasını gizliden gizliye çok istedim, bunu kimseye açamadım.

1.Kendi resmim yapılsın isterdim.

2.Ranlı şair Nazım’ın bir mesnevisinde merak ettiği şey: Mutluluğun resmi yapılsın isterdim. Bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyorum. Bir anne resmi yapılsın isterdim, iki çocuğu olsun; kucağında gülümseyerek tutup emzirdiği küçüğü, o annenin iri göğsünün ucunu mutlulukla gülümseyerek emerken, hafifçe kıskanan büyük kardeşle annenin gözleri buluşsun isterdim. Hem bu resimdeki anne ben olayım…(Sy. 469)

 

Orhan Pamuk’un yazarlık kariyeri

Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.

Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale (Bu kitabıyla 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

Orhan Pamuk, romancılığının yanısıra insan hakları, düşünce özgürlüğü, demokrasi ve benzeri konulardaki düşüncelerini makaleler ve söyleşiler yoluyla aktarmaktadır. Şubat 2005 tarihinde İsviçre'de yayımlanan Tages-Anzeiger, Basler Zeitung, Berner Zeitung ve Solothurner Tagblatt adlı gazetelerin haftalık eki olarak çıkan Das Magazin dergisine verdiği demeçte ifade ettiği "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ama hiç kimse bunları konuşmaya cesaret edemiyor." sözleri Türkiye'de büyük eleştirilere neden oldu. Yazar, bu sözlerinden ötürü Türklüğe hakaret suçuyla 6 ay ila 3 yıl hapis istemiyle mahkemeye verildi. Mahkeme dünya çapında büyük ilgi uyandırdı. Orhan Pamuk'a karşı açılan bu dava T.C. Adalet Bakanlığı'nın onayını gerektiriyordu. Bu onay verilmeyince 22 Ocak 2006 tarihinde mahkeme yetkisizlik kararı verdi ve dava düştü.

Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülünü kazanan ilk Türk vatandaşı olarak tarihe geçti. Nobel ödüllerini dağıtan İsveç Akademisi'ne yakın çevreler Orhan Pamuk'tan ziyade Adonis adıyla tanınan Suriyeli şair Ali Ahmet Said'e şans tanımaktaydılar. Ancak Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı,

"2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.

şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı Carl Gustaf'ın elinden aldı.

  

 

Yayımlanmış eserleri
  • Cevdet Bey ve Oğulları, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1982
  • Sessiz Ev, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1983
  • Beyaz Kale, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1985
  • Kara Kitap, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1990
  • Gizli Yüz, senaryo, İstanbul, Can Yayınları, 1992
  • Yeni Hayat, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1994
  • Benim Adım Kırmızı, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998
  • 02:46 - 10/3/2009 - Yorum {yok} - yorum yaz
    Etiketler : Benim Adım Kırmızı II

    Piraye...Diyarbakırlılar

    Kategori: Kitaplar

     

    Kitabın Adı: Piraye

    Yazarı: Canan Tan

    Kitabevi: Altın Kitaplar

    Basım yılı ve baskı sayısı: Kasım 2007, 18. basım

    Sayfa adedi: 432

     

    Birkaç yıl önce Güneydoğu’ya yaptığımız bir gezi esnasında Diyarbakır’ı görme, misafirperver/dost canlısı/mert insanlarını tanıma fırsatı bulmuştuk. Diyarbakır ve Diyarbakırlı, kitaptaki övgüyü hak ediyor.

     

     

    Kitaptan alıntılar:

     

    Kimbilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi

    uzaktan seyretmeseydik ruhunu birbirimizin.

    Kimbilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden

    Belki bu kadar yakın olamazdık birbirimize…(Nâzım Hikmet)

     

    Daha o yıllarda inceltilmiş kaşları, herkesinkinden birkaç parmak kısa eteği, göğüslerini ortaya çıkaracak darlıkta, gerekenden bir beden küçük gömleği, ancak dikkat edilirse anlaşılabilecek gizli makyajıyla ve…sık sık değişen erkek arkadaşlarıyla benim tarzımın çok dışındaydı. Ama şimdi: açık sözlülüğü, dobralığı, böyle delidolu halleri, cıvıl cıvıl konuşmalarıyla hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim.

     

    Bence aşk aranmamalı, kendi kendine gelip sahibini bulmalı.

     

    “Tanıştığın insanın gözlerine bakacaksın,” der babam. “O gözlerde göreceğin ilk ışığın çekim derecesi, tanışıklığın orada kalmasını ya da gelişerek sürmesini sağlayan en iyi gösterge olacaktır.”

     

    Benim günlerden beklediğim kadar

    Günler de benden bir şeyler bekler

    Fakat heyhat

    Benim günlere verdiklerimi

    Onlar bana

    Asla veremeyecekler

     

    Uzun süre kafes içinde yaşamını sürdürmüş, minik bir kuş…Kanatları işlevini yitirmiş.

    Ve…kafesin kapısı açılıveriyor.

    Kuş ürkek, kuş şaşkın…Değil uçmak, titreyen ayaklarıyla yürüyemiyor bile.

    Ama özgürlük, onun kanında var. Çarçabuk yeniyor ürkekliğini. Özlediği sonsuzluğa kanat çırpmaya başlıyor.

     

    Yalova’yı Çınarcık’a bağlayan yolun her karışı ezberimde. (Herkes okuduğu kitaptan kendine ait bir şey bulunca…)

     

    Evet, abartmıyorum; saatlerce kalıyorum denizin koynunda. Kimselerin bilmediği bir dilde söyleşiyoruz onunla…Şiirler okuyorum suların kanatlarına, şiirler alıyorum onun yüreğinden. Bildiği ve yaşadığı tüm denizkızı öykülerini anlatmasını istiyorum ondan. Yumuşacık kulaçlarla kucaklıyorum biricik dostumu. Asla karşılıksız bırakmıyor beni…Beden bedene, sonsuz bir aşkla bütünleşiyoruz.

     

    Karşımda içi kurumuş; hiç değilse dışını yeşil tutmaya, bedeninde oluşan derin boşluğa karşın ayakta kalmaya çabalayan, yüzlerce yıllık bir ağaç var sanki.

    Bir sigara yakıp dumanını içine çekiyor ablam.

     

    “Bilir misiniz, kocasından ya da sevgilisinden ayrılan kadınların ilk işi saçlarını kestirmek olurmuş. İçine düştükleri bunalımı makaslamak ister gibi. Değer mi ayol, bir erkek için…”

     

    “Kaldır başını,” diyor. “Gözlerimin içine bak.”

    İçinden ateş fışkıran elâ gözlere çeviriyorum bakışlarımı. Garip bir çekim gücüyle beni içine alıveren bu gözlerin derinliklerinde kaybolmaktan korkarak…Orada kalıvermenin karşı konulmaz büyüsüne kapılarak.

    “Aşık oldum sana Piraye!”

    Dolambaçsız, yalın bir dille dudaklarından dökülen sözcükler; tüm bedeniyle bütünleşerek, alevden bir top halinde, beni de içine hapsediyor.

     

    İlk görüşte birilerine akıp giden o tatlı sıcaklık…Elimi ayağımı titretecek, benliğimin tüm hücrelerine sinecek benzersiz sarhoşluk…

     

    Tuttuğu yalnız elim değildi.

    Benliğimdi, benliğine hapsolan.

    Bütünleşivermiştik. Belki de onun bile ayrımında olmadığı bir geri dönüşsüzlükle.

     

    Yazgıymış!

    İnanmıyorum yazgıya falan…Onu yaratan da şekillendiren de bizleriz.

    Benim yazgım, kendi çizeceğim yoldur!

     

    Diyarbakır surlarının, dünyanın en büyük kalesi; kale olarak birinci, uzunluk olarak da Çin Seddi’nden sonra dünyada ikinci olduğunu öğreniyoruz.

    Kapılar için de ilginç şeyler anlatıyor Haşim.

    “Yüzyıl öncesine kadar bu kapılar; güneşin doğuşuyla açılır, batışıyla kapanırmış. Kapılar kapanınca, kimse içeri giremez ya da dışarı çıkamazmış. Bunun nedenini, Diyarbakır’ın birkaç kez salgın hastalık yaşamasına bağlıyorlar. Ortadoğu’nun büyük ticaret, özellikle de ipek merkezlerinden biri olduğundan, gelene gidene dikkat etmek durumundalarmış. Yabancılar şehre girmeden önce, kapının hemen girişinde yer alan hamamlara sokulur; ancak yıkanıp paklandıktan sonra şehre girmelerine izin verilirmiş.

    Onun için de kentin dört kapısının içindeki girişlerde bir hamam, bir han, bir cami olurmuş. Ne yazık ki, bu hanların, hamamların çoğu yok artık.

     

    Surların Şehitlik bölümüne doğru hızla ilerliyoruz.

    “Her burcun ayrı bir öyküsü, yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan bir efsanesi var,” diyor haşim.

    Yedikardeş Burcu’nun önündeyiz.

    Çift başlı kartal ve aslan kabartmaları, ustaca işlenmiş kitabeler, gerçek bir tarih hazinesinin karşısında olduğumuzu fısıldıyor bize.

    “Yedikardeş, bir umut burcudur,” diyor Haşim. “Çocuksuz kadınlar, çocuklarının erkek olmasını bekleyenler buraya gelir, dua eder, adaklar adar, bez bağlarlar. İlginç de bir efsanesi var buranın.”

    (…)

    “Çocuğu olmayan bir kadın, her gün kocası tarafından dövülmektedir. Canından bezen kadın, burcun üzerine çıkar. Kayaların üstünden atlayıp intihar etmekten başka umarı kalmamıştır. Tam kendini atacağı sırada, Hızır görünür gözüne. Kadını intihardan vazgeçirir. Evine gitmesini ister. Bir süre sonra hamile kalır kadın. Hamileliği boyunca her gün burca gelip, Hızır’ı gördüğü yerde, çocuğunun erkek olması için dua eder. Duaları kabul olur ve nur topu gibi bir erkek çocuk doğurur.

    Sonraki yıllarda, peş peşe altı erkek çocuk daha doğurur. Çocuklar büyür, cesur birer delikanlı olurlar. Annelerinin vasiyeti üzerine, üç katlı burcun içine yedi oda yapıp, buraya yerleşirler.

    Bir sabah uyandıklarında, kalenin kalabalık bir düşman ordusunca kuşatıldığını görürler. Burcu almaya gelen düşmanla cesurca savaşırlar. Surların büyük bir bölümünü ele geçiren düşman komutanı, burcun düşmemesine kızmıştır. Kendisi başta olmak üzere, kalabalık bir grupla saldırıya geçer. Teslim olmayı akıllarına bile getirmeyen, ölümüne savaşan yedi kardeş, bedenlerinin her yanına, çok sayıda dinamit bağlayıp ateşlerler.

    Dinamitlerin patlamasıyla, burcun üzerindeki askerler, başlarındaki komutanla beraber havaya uçar. Yedi kardeş de şehit olurlar. Komutanını kaybeden düşman ordusu, büyük kayıplar vererek dağılır. Yedi kardeşin sayesinde kale kurtulmuştur. Hacaya uçan burcun yerine, bu yedi kardeşin anısına, yeni bir burç yapılır.”

     

    “Bu da Evli Beden Burcu,” diye, Yedikardeş’in karşı tarafındaki burcu gösteriyor bize.

    (…)

    “Hükümdarın emri üzerine, Evli Beden’in yapımını mimar İbrahim, Yedikardeş’in yapımını da oğlu Yahya üstlenir.

    Baba oğul aynı gün işe başlar ve bir yıl sonra, aynı gün eserlerini bitirirler. Her iki burç da birbirinden güzel olmuştur. Ancak, bu görüntüler iki ustayı da tatmin etmez. Önce Baba İbrahim, karşı burçtaki oğluna seslenir. ‘Seninki daha güzel olmuş’  diye. Kendi yaptığı burcun üzerinde, babasının eserini hayranlıkla seyreden Yahya, avazı çıktığı kadar bağırır: ‘Hayır, seninki daha güzel olmuş!’

    Karşılıklı bağrışmaların sonunda, baba İbrahim ‘Ya Allah,’ deyip kendini burçtan aşağı atar. Onu gören Yahya da üzüntüden kahrolarak, aşağıya atlar. İkisi de kayalara çarpa çarpa can verirler.

    Bu olaydan sonra burçlara ve şu gördüğünüz vadiye Ben ü Sen adı verilir…”

     

    Duygusal dünyamdaki çalkantıların üzerini kalın bir perdeyle örterek.

     

    Konağın kapısından adımımı atarken, Lamia hanım yardımcılarından birinin getirdiği testiyi yere atıp kırıyor. Göksel’le Gökçe, korkuyla ablamın arkasına saklanıyorlar.

    “Bizde âdettir,” diyor Kenan Bey. “Gelinin ayağı uğurlu gelsin diye…Bereket, bolluk için.”

     

    Diyarbakır…

    Dar bir eşikten geçip geldim sana.

    Huzurundayım.

     

    Hoşgörü kapını açık tut.

    Bil ki, direnmem sana değildi. Altın tepside sunulan acı şerbetti beni ürküten.

    Devrimci ruha sahip Piraye’nin İstanbul’dan kopmak istememesini yadırgama. Anadolu’nun en ücra köşelerine bile koşarak gidecek yüreğe sahipti o.

    Ona ters düşen Diyarbakır değil, Diyarbakır konaklarına gelin olmak.

    Ağalığa, beyliğe kulaklarını tıkamış, halktan yana, özgürlük âşığı, yüzü insana dönük; ama deneyimsiz, toy, gencecik bir kız…

    Anlamaya çalış onu.

     

    Küçücük bir kum tanesi, bedenine yerleşen. Ya özümseyeceksin ya da irinleşecek derinliklerinde. Sancılı kıvranışlarla atıvereceksin uzaklara. Geldiği yere, belki de bambaşka diyarlara savrulup gidecek.

    Onun sende kalmasını sağla.

    Kol kanat ger gurbetten gelmiş konuğuna.

    Kendinden bil, benimse…

     

    Seviyorum seni Diyarbakır.

    Tanıdığım kadarınla etkiledin beni. Kültürünün derinliklerinde gizlenmiş farklı bir şeyler var. Onları bulup çıkarmama yardım et.

    Ki, seninle bütünleşebileyim. Kayıtsız şartsız dost olalım.

     

    Güçlüsün sen!

    Yanımda atan yürekleri yumuşak kıl. Neni örselemelerine izin verme.

    Art niyetsiz, silahsız, savunmasız; öylece geldim huzuruna.

    Düşman gibi belleme beni.

     

    Efsaneler kenti, güzel Diyarbakır…

    Yaşanası sevdalardan mahrum koyma bizi.

    Başka diyarlarda filizlenmiş sevgileri yabancılamak yakışmaz sana.

    Beklentilerimi boşa çıkarma.

    Anlı şanlı Diyarbakır, bir Piraye’yi barındıramadı, dedirtme kendine.

    Kollarındayım artık. Dostun olmaya geldim.

    Gülen yüzünle bak bana.

    Kuş kanadının rüzgârıyla bile savruluverecek, narin bir beden var karşında. Bir fisken yıkar onu…

    Acı sözün kavurur.

     

    Sana yaraşır konukseverliğini esirgeme ondan.

    Her şet senin ellerinde…

    Unutma.

     

    Ne sanıyorlar bunlar beni? Arızalanırsa, ürün vermeyi aksatacağından korkulan bir kuluçka makinesi mi?

     

    “Gelinin yedisi, yani gerdeğin üzerinden geçen yedinci gün çok önemlidir bizde. İkinci bir düğün de diyebilirsin buna. Ya da gelinin yüz akının kutlanması…Eş dost, akraba; düğüne gelen, gelmeyen herkes çağrılır. Geline mutluluk dilemek için toplanılır, yemekler yenilir, kadın kadına doyasıya eğlenilir.”

     

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun

    Ben annemi özledim

    Hem annemi hem babamı

    İstanbul’u özledim.

    Babamın bir atı olsa, binse de gelse

    Annemin yelkeni olsa, açsa da gelse

    Kardeşlerim yolları aşsa da gelse…

    Uçan da kuşlara malum olsun

    Ben annemi özledim

    Hem annemi hem babamı

    İstanbul’u özledim.

     

    Gözlerini açmış doğa. Kirpiklerinin arasına sakladığı katmerli gülleri, öbek öbek papatyaları, salkım saçak menekşeleri döküvermiş dört bir yana.

    Derin derin soluyorum mis gibi havayı. Uzun süre içimde tutuyorum; bırakmaya kıyamıyorum.

     

    Dünyanın tartışmasız, en büyük zevki annelik!

    Yaşamadan bilinemeyecek, tatmadan duyumsanamayacak; tüm tahminlerin ötesinde, insanı bambaşka âlemlere taşıyan; Tanrı’nın kadına tanıdığı, onu bu yolla taçlandırdığı, benzeri olmayan, hiçbir şeyle ölçülemez, en büyük ödül bu.

     

    Kız kısırı derler buralarda. Ne anlama gelir, bilir misin?”

    Hayır, gibisine başımı iki yana sallıyorum.

    “Anlatayım o halde…Gelin gelir, bir kız doğurur. Ardından dölyatağı taş kesilir; ürün vermez olur. Kız kısırıdır artık gelin. Senin olduğun gibi…”

     

    Sakın bensizliğe alışma Haşim, sakın!

     

    “Yapma Haşim,” diye gülüyorum. “Kendimi kimseyle kıyasladığım yok. Ama, üzerime getirilen kumayı gönül rahatlığıyla kabullenirsem, üst katımızdaki büyük kumadan ne farkım kalır benim?”

    “Hamile kalana kadar. Sonra bitecek…Önemli olan, ondan alacağımız çocuk.”

    “Ne kadar acımazsınız,” diyorum öfkeyle. “Sizin gibi zalimlerin eline düşmüş bir zavallı o…Ekilmeye hazır bir tarla sanki. Tohum atıyorsun; sonra vereceği ürünü alıp yüzüstü bırakıveriyorsun, öyle mi?”

     

    CANAN TAN

     

    Ankara’da doğan Canan Tan, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur.
    Kendisi değişik edebiyat türlerindeki yarışmalarda birçok derece ve ödül almıştır.
    -Kelebek (Hürriyet) Gazetesi’nin Senaryo Yarışması’nda Birincilik Ödülü /1979 (Oğlum adlı eser, fotoroman olarak çekildi.)
    - 1.Ulusal Nasrettin Hoca Gülmece Öykü Yarışması’nda 1.Mansiyon /1988
    - İnkılâp Kitabevi’nin Aziz Nesin Gülmece Öykü Yarışması’nda basılmaya değer görülen İster Mor, İster Mavi adlı kitabıyla, Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanı /1996
    - BU Yayınevi’nin Çocuk Öyküleri Yarışması’nda 1.Mansiyon / 1997
    - Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması’nda Birincilik Ödülü, Sol Ayağımın Başparmağı /1997
    - İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanları Ödülü, Sokaklardan Bir Ali /1997
    - İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce verilen Cumhuriyetin 75.Yılı Çocuk Öyküleri Ödülü /1998
    - 10.Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde, uzun metrajlı film öyküsü dalında Birincilik Ödülü /1999

    Yeni Asır (İzmir) Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı.
    Milliyet Pazar’da, güncel olayları esprili bir dille yorumlayan yazıları yayımlandı.
    Mimoza dergisinde Çuvaldız, Kazete adlı kadın gazetesinde Kazete-Mazete adlı köşelerde yazılar yazdı.

     Yazarın Kitapları :

           AH ŞU UZAYLILAR!  BEŞİKTAŞ’IM SEN ÇOK YAŞA!  BEYAZ EVİN GİZEMİ  ÇİKOLATA KAPLI HÜZÜNLER  EROİNLE DANS  FANATİK GALATASARAYLI  İSTER MOR İSTER MAVİ OĞLUM NASIL FENERBAHÇELİ OLDU?  PASTA PANDA PİRAYE  SEVGİ YOLU  SOKAKLARDAN BİR ALİ     SOKAKLARIN PRENSESİ ŞİMA  SÖYLENMEMİŞ ŞARKILAR  TÜRKİYE BENİMLE GURUR DUYUYOR

         YOLUM DÜŞTÜ AMERİKA’YA  YÜREĞİM SENİ ÇOK SEVDİ

     

    Okuyarak kafa dinlemek isteyenlere, her akşam uyku öncesi birkaç sayfa okumadan gözünü kırpamayanlara –haksızlık etmiş olmayayım, o kadar sürükleyici ki bir solukta onlarca sayfa okunabiliyor- sakinleştirici ilaç yerine geçebilecek bir kitap. Denemekte sonsuz yarar var. Özellikle kadınlar.

     

     

    Genç ve güzel Piraye adını Nazım Hikmet’in eşinden almıştır. Genç kızın babasıdır Piraye ismine tutkun olan; diğer kızı da babanın Nazım Hikmet hayranlığından payını alır: Hatice. Babanın açıklaması ilginçtir ki bu açıklama romanın temalarından birini de oluşturacaktır: "Piraye, Nazım Hikmet’in karısı. Tam adı Hatica Piraye’dir. Nazım Hikmet’in onun için yazdığı şiirler ve mektuplar, edebiyatımızın gerçek yüz aklarıdır."

    Piraye’nin babasının bu açıklaması karşısında ilk tepkisi şaşkınlıktır: "(...) Babam elinden kitap düşmeyen, aydın bir insandı. Ama onun, kızlarına bir şairin -hem de yasaklı bir şairin- karısının adını verecek kadar edebiyat tutkunu olduğunu yeni keşfediyordum."
    Piraye’nin doğduğu günden bu yana içinde taşıdığı edebiyat ve şiir tohumları hayatının bir bölümünde ilişkilerine de yansıyacaktır.

    Roman, genç bir kızın aile, okul, aşk ve evlilik yaşantısına odaklanan ilginç bir biyografi özelliğine sahip; yazar, yarattığı kadın kahramanın yaşantısına bir ’kadın duyarlılığı’ ile yaklaşıyor. Romanın ilk sayfalarında idealleri olan genç bir kız olarak tanıştığımız Piraye, sayfalar ilerledikçe ilişkilerin farklı boyutlarını yaşayacak, aşk duygusunun karşılığını kendi hayatına yerleştirmeye çalışacaktır.

    "Piraye" romanını bir ’dram’ haline getiren ise genç kızın evlilik ve evlilik sonrası
    yaşantısı olacaktır; Piraye, üniversite öğreniminin hemen ardından Diyarbakır’a gelin gidecektir.

     

    Bir aşiret, aşiret reisi bir baba, evde sözü geçen bir anne ve çocukları Haşim.

     

    Haşim ile Piraye’nin yolları İstanbul Diş Hekimliği Fakültesi’nde kesişmiştir.

     

    Eşi Haşim’i

    12:09 - 20/5/2008 - Yorum {yok} - yorum yaz


    Etiketler : Piraye, Diyarbakırlılar, Diyarbakır, Canan Tan, roman

    Toprağa Düşen Sevdalar 2

    Kategori: Kitaplar

    NAMUSUNUN LEKELENDİĞİNİ DÜŞÜNEN AİLE VE KİŞİNİN DURUMU

    a)      Namusuna zarar gelen aile neyle karşılaşıyor?

    Yörenin örf ve âdetler gereği kamuoyunda küçük düşen kadına karşı husumet ve öfke oluşturulur. Aile çaresizdir artık, kendilerine karşı yapılan sataşmalarla sürekli taciz edilir. Ya da selamları alınmaz. Örneğin, “Temizlemediniz mi hâlâ orospunuzu? Sen önce namusunu temizle de öyle konuş” gibi tepkilere maruz kalırlar. Namusa ve şerefe gölge düşmesi ailenin sosyal ve ekonomik ilişkilerini olumsuz etkiler.

    b)Namusu lekelenmiş aile ne yapmak zorundadır?

    Örneği bulunmamakla birlikte ya hiçbir şey yapmaz, ilelebet başı önde gezmeye mahkûm olur  ya da er geç aile meclisi toplanır. Ailenin namusu, kızın ya da evli kadının ölüm kararıyla kurtulacaktır. İşte o zaman yeniden saygınlık kazanacaktır aile. Kimi zaman da aile, kızlarının canına kıymamak için topyekûn göç etmekte bulur çareyi. Bu nedenle, özellikle Diyarbakır ve Şanlıurfa’dan, Adana ve Mersin’e yoğun göç olmuştur.

    c)      Namusu lekelenmiş kadın ve namusu lekeleyen erkek ne yapmak zorundadır?

    -Kaçmak, bölgeyi terk etmek.

    -Erkeğin, namusuna halel getirdiği kadının ailesine sulh tazminatı ya da berdel teklif etmesi.

    -İntihar.

    -Devletten yardım istemek.

    Mahkeme dosyaları incelendiğinde, jandarmaya ya da karakollara sığınarak yardım isteyen kadınların, genç kızların ailelerine geri gönderildiğine ve hemen arkasından da aileleri tarafından öldürüldüğüne tanık olmaktayız.

     

          GIRTLAĞI SIKILAN KADINLAR

    İncelediğimiz 300 davada, 213’ü kadın, 142’si erkek olmak üzere toplam 355 ölüm vakası mevcuttur. Öldürülenlerin yüzde 14’e yakını 17 yaşından küçüktür. Hatta bazı kadın kurbanların nüfusta kaydı bile bulunmamaktadır. Tamamına yakının resmi nikâhtan mahrum bulunduğunu, cahil ve okuryazarların yanında Türkçe bilmeyenlerin azımsanamayacak sayıda olduğunu görüyoruz. Bu kayıtsızlık, yaşamıyor gibi var olmak, görmezden gelinemeyecek bir olgu.

    Namus adına işlenen cinayetlerde mağdur/maktul kadınların ya sadece ev işi ve tarla işinde ücretsiz işçi konumunda bulunduklarını ya da zaman zaman aile bütçesine katkıda bulunmak için mevsimlik işçi olarak çalıştırıldıklarını görüyoruz. Ancak elde ettikleri kazanç, doğrudan ailelerine gitmekte ve kendilerine bir şey kalmamaktadır. Sadece ev dışına çıkma hakkı elde etmiş olmaktadırlar.

    Bekâr kadının sokağa çıkamama, eğitim görememe, eş seçme hakkından yoksun bırakılarak edilgen biçimde kısmetini bekleme durumu, onu mutsuz bir yaşama sürüklemektedir. Evli kadınlar ise çok çocuk, aşırı hizmet, kuma, namus baskısı ve evlendikten sonra ailelerinden miras alamama gibi nedenlerden dolayı mutsuzdur. Özellikle üreme sağlığına yönelik sorunları büyüktür. Erken yaşlanma ve yıpranma söz konusudur.

     

    1844 fermanıyla Abdülmecit’in yasakladığı “başlık parası” maalesef devam etmekte, devlet uygulamayı kaldıracak ciddi bir çalışma yapmamaktadır. Bu da zaman zaman “kız kaçırmaya” kız kaçırmalar ise cinayetlere yol açmaktadır.

     

    Kimi zaman başlık parası yerine, verilen kıza karşılık diğer aileden kız alınarak karşılıklı değiş tokuş (berdel) uygulanır. Evlenecek kızlara damat adayını isteyip istemedikleri sorulmaz. Üstelik bu kızlar daha çocuk yaştadırlar (9-17 gibi).

     

    KADININ TOPLUM İÇİNDEKİ YERİ

    Berdel gibi başlık parasının verilmediği durumlarda, iki ailenin kız ve erkek çocukları çapraz olarak evlendirilirler. Kaçarak evlenme vakalarında ise erkek ailesinin başlık parası ödemesiyle sulh sağlanır. Bu olay “barış tazminatı” diye de adlandırılır.

     

    ‘…sanık tarafından maktulenin düzensiz yaşantısının gündeme getirildiği, konuşma sırasında maktulenin sanığın uyarısına karşı “karışamazsın” şeklinde tepkisini dile getirdiği, sanığın da önceki olayların etkisiyle eline geçirdiği bıçakla maktulenin vücudunda 48 bıçak yarası oluşturacak şekilde kız kardeşini öldürdüğü…’

     

    Hiç şüphe yok ki, bu gibi mahkeme kararı örneklerini çoğaltmak mümkündür. Bu kararların temel özelliği, namus cinayetlerine kurban gidenlere değil, cinayeti işleyen sanıklara merhamet gösterilmesidir.

     

    ‘…maktulenin bir odaya kapatılmak suretiyle hayatla bağının kesildiği, çevreden yardım isteyebilecek durumda olmadığı, en yakınında olan annesinin ipi getirerek yine yakınında olan ağabeyinden kardeşini asmasını istemiş olması ve kapıda, oda dışında bu durumu bekliyor olması karşısında maktulenin direncinin tamamen kırılmış olduğu…’

     

    ‘…Fırat nehri kenarına geldiklerinde aracı durdurduklarını, Abdullah ile Sakıp’ın mağdurenin boğazını sıktıklarını, hareketsiz kalınca kendisini Sakıp’la birlikte Fırat’a atıp yollarına devam ettiklerini belirtmiş…’

     

    Kölelik hukukuna onay

    “Mahkeme, ağır tahrik nedeniyle 16 yıllık cezayı dörtte bire indiriyor. Trafik cezası gibi düşünürseniz, olaydan dörtte üç Gönül, dörtte bir katiller suçlu bulunuyor.

    Peki nedir bu cinayeti neredeyse suç olmaktan çıkartan “ağır tahrik”. Bu kadının sevmediği bir adamla bir hayat geçirmeyi reddetmesi ve sevdiğine gitmesi. Yani boşanma hakkını kullanması. Ama töreler, Gönül’e boşanma hakkı tanımadığı için o da bunu kaçarak yapıyor.

    Bir kadının sevdiğine gitmesi, bir adamı gözü dönmüş katil haline getiriyorsa, burada suç, “tahrik eden”de değil, tahrik olandadır.

    Ama töreler öyle demiyor.

    Gencecik bir kızı, satıldığı adamın tapulu malı haline getiren, ona bu ‘mal’ı istediği gibi dövme, sövme ve isyan ederse öldürme hakkını da veriyor. Ve işin acısı, o mahkemedi yargıçlar da, ‘malından olan’ kocanın ölüm saçan öfkesini haklı görüp “ağır tahrik” indirimiyle, törelerin hukukuna onay veriyor.

    Ne yazık ki biz Urfa’da, köleliği yargıçlarımızın vicdanında mahkûm edememiş, adına “ağır tahrik” deyip hukuka yerleştirmişiz.

     

    Birinci olay Milaslı karı koca arasında yaşanmış. Koca, karısını zina yaparken yakalıyor. Daha sonra mahkemeye başvurarak hâkime boşanmak istediğini, karısını kendisini aldatırken yakaladığını belirtiyor. Ancak davaya bakan Kırşehirli hâkimin kendisine verdiği yanıt ise gerçekten çok ilginç:

    “Sen ne biçim adamsın, buraya geleceğine karını temizleseydin.”

    Diğer bir olayda ise yine Milasli bir çift Oktay ve Müyesser arasında geçiyor. Müyesser Avukat Medine Hanım’a gelerek kocasını aldattığını ve boşanmak istediğini belirtiyor. Avukat Medine hanım önce kadının kocasından boşanmak için blöf yaptığını düşünüyor. Ancak daha sonra Müyesser’in sevgilisi de Avukat Medine’ye gelerek ilişkilerini doğruluyor ve durumu anlatıyor.

    Ancak mahkemede Oktay hâkime boşanmak istemediğini, onu üç kere kendisini aldatırken yakaladığını, bin kere de yapsa boşanmayacağını, karısını sevdiğini söylüyor. Kırşehirli hâkimin dava sırasında Oktay’a verdiği yanıt yine çok ilginç: “Oğlum başındaki fazlalıkları görmüyor musun?”

     

    O.S. Güneydoğumuzun bir ilçesinde evlilik dışı bir çocuk dünyaya getirdiği için erkek kardeşi tarafından sokakta kurşunlanan, gazetelerde cesedinin taşlandığı haberi verilen kızlardan biridir.

    Konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için o ilin vali yardımcısını aradım. Bana ilçe kaymakamıyla görüştüğünü, kaymakamın kendisine, “Bu yarayı kaşımayalım sayın valim, anlatılanlara göre öldürülen kız bunu hak etmiş” dediğini aktardı. Tahmin edilebileceği gibi bu sözler tüylerimi diken diken etmeye yetti. Dikkatinizi çekiyorum, evlilik dışı bir çocuk nedeniyle öldürülen kız için “hak etmiş” yorumu yapan bir kaymakam var.

     

    Şanlıurfa Barosu olarak, çoğu kesimin olayların sebep ve temeline yeterince inemediği kanısını taşıyoruz…Kitapların toplatıldığı ve yakıldığı, demokratların ve aydınların DGM kapılarından ve cezaevlerinden eksik olmadığı bir toplumdan başka ne bekliyordunuz?

    Neredeyse çeyrek asra yakın bir süredir olağanüstü hal koşullarında konuşmanın ve eleştirinin yasak olduğu, rejime ve sisteme aykırı her fidanın kırıldığı, yeşermesine olanak tanınmadığı, geçim koşullarının yok edildiği, yeterli eğitim ve öğrenimin verilemediği toplumdan ne bekliyordunuz?

    Sevda’ların katili M’ler, ileriye kapalı, barışa düşman, şiddete tapan ve yoksulluğa mahkûm edilmiş toplumun ürünüdürler.

    Ülkede çağdaş ve demokrat bir toplumun kültürel altyapısını yaratamayan, yaşayanının yüzde ellilere varan kesimini işsiz güçsüz bırakan, nüfusun tamamına yaklaşan kesimini yeterli eğitim ve öğretimden yoksun kılan sistemin yaratıcıları ve temsilcilerini yargılama yerine, salt 14’lük M’lerin daha nice Sevda sonuçları kaçınılmazdır.

     

    Gerekçelerde, İstanbul Barosu Başkanlığı’nın davada müdahil olmak istemesinin asli nedeni, mahkemenizde görülmekte olan “insan öldürme” fiilinin “sıradan” insan öldürme fiillerinden farklılık taşımasıdır. Olayda, ülkemizde yaygın bir biçimde görülmekte olan kadına yönelik şiddetin vahim bir boyut kazandığı “töre” ve/veya “namus” adı altında işlenen cinayetlerde kadınların en temel hakkı olan yaşama hakkına saldırı söz konusudur.

    Nüfusun yarısını oluşturan kadınların “yaşama hakları” devletin güvencesi altında bulunmamaktadır. Kadınlar, evde, okulda, işyerinde, kısaca özel ve kamusal alanda şiddete maruz kalarak ve/veya şiddet tehtidi altında yaşamaktadırlar. Türkiye’nin geleneksel yapısı, kadına yönelik şiddete karşı duruş getirmediği gibi bu şiddeti töre, namus vb gerekçelerle onaylama eğilimindedir. Daha gerçekçi bir anlatımla, kadınlar toplumsal; hatta yakın bir geçmişe kadar hukuki onayla katledilmektedir.

     

    Töre ve namus gerekçesiyle öldürülme tehtidi altında bulunan kadınların sosyal ve hukuki hiçbir güvencesi bulunmamaktadır. Yine bu kadınların yasal yollara başvurması da neredeyse imkânsızdır. Töre ve namus gerekçesiyle öldürülen kadınlar için ise hukuki mekanizma bulunmamaktadır. Yargılama konusu olayda olduğu gibi, aile meclisi kararıyla harekete geçen sanık eylemini gerçekleştirip kadını öldürdükten sonra toplum ve ailesi tarafından sıkıca korunup gözetimekte ve hatta ödüllendirilmektedir. “Töre” ve/veya “namus” cinayetlerinde, öldürülme kararı genelde öldürülenin ailesi tarafından verilmekte olup, müşteki-müdahil olabilecek kişilerle suça azmettiren ve fiili işleyen kişiler aynı olduğundan bu tür davalarda müdahil tarafında genellikle hiç kimse olmamaktadır.

     

    Genç kızların tek seçeneği evliliktir. Aile içindeki otoriteden kurtulmak için evlenen genç kız, çoğu zaman aynı özellikli bir ailye gelin gitmekte, kayınbaba/valide, görümce ve kayınlarla oturmaktadır. Burada kendisine yabancı bu kitlenin tamamına hizmetçilik etmekte, özgürlüğüne müdahale edenlerin sayısı artmaktadır. Eğitimsiz olan bu genç kızlar, evlilik talebiyle gelenlerden birine razı olmaktadırlar. Bu evlilik çoğu zaman, gerçekte arzuladığı, düşünü kurduğu evlilik olmayabilmektedir.

     

    İnceleme yaptığım Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki ataerkil ve feodal toplumda kadın, ailye ait olup satılan bir mal olarak görülür. Aile şerefi kadın bedenine dayalı olarak tanımlandığı için, o bedenin aile meclisi onayı dışındaki ilişkilere açık olduğu izleniminin yaratılmasının aile şerefini zedelediği düşünülür. Bu durum, başlık bedelinin ve malın değerinin düşmesine, böylece ailenin sosyal ve ekonomik konumunun sarsılmasına yol açtığından, namus cinayetleri için önemli bir zemin hazırlamaktadır.

     

    Örneğin reşit olan bir kız ailesinin karşı çıkması üzerine sevdiği erkeğe kaçıp medeni nikâhla evlendiği halde, aile meclisi verdiği ölüm kararından caymamıştır. Çünkü, bölgedeki mevcut anlayışa göre, genç kız bunu yapmakla, ailesinin namusunu ve şerefini lekelemiştir. Erkek otoritesi sarsıldığı için manevi, başlık parası alınamadığı için de maddi yıkım söz konusudur.

    Resmi nikâh yaşına ulaşmamış bir kız çocuğu için ise babasından büyük bir erkeğin evine kim bilir kaçıncı kuma olarak gönderildiğinde, ailedeki otorite ve bütünlük bozulmadığı için namus ve şeref korunmaktadır.

     

    Yaygın olan anlayışa göre, namus cinayetleri, işleyene paye kazandıran şerefli bir suç kabul ediliyor. Törenin gereğini yerine getirip cinayet işlemeyenler ise ömür boyu başı önde gezmeye mahkûm ediliyor. Bu insanlar, kahvehaneye gidemezler, çünkü çay vermezler. Bakkala gidemezler, çünkü ekmek vermezler. Ya bölgeden göç edip kendi toplumundan kaçacaktır veya baskılara direnemeyip aynı yola başvuracaktır.

     

    Kocası ölen bir kadın ise bazı bölgelerimizde töre gereği, kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorunda kalmaktadır. Buna karşı çıkarak karısını ya da yengesini öldürenlerin dava dosyaları içler acısıdır. Bununla beraber bir erkeğin ikinci evliliğini ya da daha fazlasını yapması için eşinin ölmüş olması gerekmemektedir. Çünkü karısının kendisine itiraz hakkı yoktur.

     

    Kadınlar ailelerini kaybetmektense kızlarını feda edebiliyorlar. Mesela bir anne, “Kızım senin intihar etmeni isterim” diyebiliyor. Aksi taktirde, oğlu cinayet işleyecek ve hapse girecektir. İki kayıp yerine birisi yeğlenmektedir.

    01:00 - 30/11/2007 - Yorum {yok} - yorum yaz


    Etiketler : Toprağa Düşen Sevdalar 2

    Drina Köprüsü I

    Kategori: Kitaplar

     

     

     

     

     

    Kitabın Adı: Drina Köprüsü

    Yazarı: İvo Andriç

    Çevirenler: Hasan Âli Ediz

    Yayınevi: İletişim

    Basım yılı ve sayısı: 2006, 8. Baskı

    Fiyatı: 19.80 YTL

    Sayfa adedi: 349

     

    Drina Köprüsü adlı eseriyle Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan İvo Andriç, uluslar arası ün salmış Yugoslav yazarlarından biridir.

    10 Ekim 1892 tarihinde doğdu.

    İvo Andriç 1918 yılında yayınladığı Hapishane Anıları’yla yazı hayatına girdi. 1920’de ilk hikâyesi olan Ali Cercelez’in Yolu’nu yayınladı. Bunu birçok hikâye kitabı izledi.

    Ona ün kazandıran Travnik Kronika, Drina Köprüsü’yle, Matmazel adlı üç büyük eseri 1945’te yayınlandı.

    Büyük bir sanatçı, ince bir psikolog olan İvo Andriç, eserlerinin çoğuna doğup büyüdüğü yer olan Bosna’yı seçmiştir. Bu eserlerinde Bosna’ın Osmanlı egemenliğine girişinden bugüne kadar geçen olayları, şehirlerini, kasabalarını, efsanelerini, masallarını, ülkülerini, tutkularını anlatmıştır.

    Eserde anlatılan olaylar gerçi küçük bir kasabada, Vişegrad kasabasında geçer, ama bu kasaba rastgele bir kasaba değildir. O zamanlar her ikisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun birer eyaleti olan Sırbistan’la Bosna-Hersek sınırı üzerinde, Doğu’yla Batı’yı birleştiren ya da ayıran Drina Irmağı kıyısındadır. Bundan ötürü de, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü zamanında Vişegrad kasabasında, bu ırmağın üzerine kurulan köprü, yüzyıllar boyunca Doğu’yla Batı arasında alışverişi sağlamış, birçok ilginç ve büyük olaya sahne olmuş ya da bu olaylara tanıklık etmiştir.

    İşte İvo Andriç romanının başlıca kişisi olarak bu köprüyü seçmiş, köprünün tanık olduğu üç yüz elli yıllık tarih olaylarını da adeta mizansen olarak kullanmıştır…Böylece Drina Köprüsü’nün yapılışı, Sırbistan isyanları, kolera salgınları, su baskınları, Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgali, bu bölgeye demiryolu getirilişi, 1912 Balkan Savaşı, 1914 Haziran’ında Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırplı bir genç tarafından öldürülmesi, Avusturya-Sırbistan Savaşı, köprünün dinamitle atılması gibi büyük tarihsel olayların yanı sıra, istemediği bir delikanlıya verildiği için kendini bu köprüden azgın Drina’ya atan güzel Boşnak kızı Fato’nun acıklı serüveni, kumarcı Glasinçanin’in yarı gerçek, yarı masal halinde anlatılan kumar tutkusu, tekgöz Salko’nun gazinocu Lotika’nın yaşamları da yer almıştır.

    Eserde kimisi olduğu gibi alınmış, kimisi de Sırp fonetiğine uydurulmuş yüzlerce Türkçe söz yer alıyor.

    Bu kitabı okuyun, bizden çok şey bulacaksınız.

     

    Drina: Sava Irmağı’nın en büyük koludur, biri Durmitör, öbürü Komovi dağlarından çıkan Piva ile Tara akarsularının birleşmesinden meydana gelmiştir. Güneyden kuzeye doğru 333 kilometrelik bir alandan geçen Tara ile hesap edilirse 463 kilometreyi bulur. Çok meyilli bir topraktan aktığı için, su, trafiğe elverişli değildir. Odun kütüklerini yüzdürmekte kullanılır. Drina üstünde, Zvornik civarında, 1955’te büyük bier elektrik santrali kurulmuştur.

    Vişegrad, Drina ile Rzav’ın birleştiği yerde büyük bir kasabadır. Orta çağlarda stratejik değeri vardı. (Sy. 13)

     

    ‘O kapalı gibi duran sarp ve siyah dağlar arasından, yeşil köpüklü sularıyla Drina’nın bütün heybetiyle meydana çıktığı yerde büyük bir köprü yükselir.’ (Sy. 14)

     

    ‘Çünkü değerli bir eser ve eşsiz güzellikte olan bu yapı, daha zengin, ticaret bakımından daha gelişmiş şehirlerde bile bulunmayan bu köprü (eskiden böylesi koca imparatorlukta ancak iki tane var derlerdi) Drina’nın yatağı üstünde güvenilir, temelli biricik geçittir, Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine, hatta ta İstanbul’a kadar bağlayan biricik bağdır.’ (Sy. 14)

     

    ‘ “Köprü üstünde” denince sadece Drina üstündeki taş köprü akla gelir. Köprünün aşağı yukarı uzunluğu 250, genişliği de 10 adımdır, tam orta yerinde bibirine eşit iki teras biçiminde genişler. Bu teraslar ortadan geçen araba yolunun iki katı genişliğindedir. İşte köprünün bu bölümüne “Kapiya” derler. Üst bölümü gittikçe genişleyen orta sütuna iki yanından yardımcı sütunlar eklenmiş, araba yolunun sağında ve solundaki teraslar bu sütunlara dayanarak, gürüldeyen yeşil suların üstünden heybetle ve zerafetle boşluğa doğru uzanmıştır. Uzunlukları ve genişlikleri beş adım kadar olan bu terasların etrafı köprününkü gibi taş parmaklıklarla çevrilmiştir. Kasabadan gelişte sağdaki terasa Sofa derler. İki basamakla çıkılır.Etrafı taş sıralarla çevrilmiştir. Parmaklıklar bu sıralara arkalık ödevini görür. Basamaklar, sıralar, parmaklıklar hep aynı beyaz taştan yapılmıştır. Sofa’nın karşısındaki sol teras da aynıdır, yalnız boştur. Sırası falan yoktur. Parmaklıkların orta yerinde insan boyunda bir duvar vardır. Onun tepesine mermer bir kitabe konmuştur. Kitabenin üzerine, Türkçe, güzel bir yazı ile manzum olarak köprüyü yaptıranın adı ve yapılış tarihi kazılmıştır. Duvarın dibinde bir çeşme vardır. Suyu, taş bir ejderhanın ağzından akar. Bu terasa, cezveleri, fincanları ve her zaman yanan mangalıyla bir kahveci yerleşmiştir. Sofada oturanlara karşıdan karşıya kahve taşır. İşte Kapiya burasıdır.’ (Sy. 15-16)

     

    ‘Bilirler ki, bu köprüyü Sadrâzam Sokollu Mehmet Paşa yaptırmıştır ve o, bu köprü ile kasabayı çerçeveleyen şu dağlardan birindeki Sokoloviç köyünde doğmuştur.’ (Sy. 16)

     

    ‘Yine bilirler ki, su perisi bu yapıyı daima baltalamıştır. Gündüz yapılanları gece bozmuştur. Nihayet sulardan bir ses yükselerek Mimar Rade’ye, Stoya ve Ostoya adlı biri erkek, biri kız iki kardeş bulup ortadaki sütunların içinde ördürmesini öğütlemiş. Hemen bütün Bosna’da bu çocukları aramaya başlamışlar ve onları getirecek olana armağanlar adamışlar. En sonunda seymenler ücra bir köyde yeni doğmuş iki kız kardeş bulup zorla getirmişler. Ama anneleri yavrularından ayrılmak istememiş, yediği dayaklara aldırmayarak, bağıra çağıra Vişegrad’a kadar arkalarından gelmiş, orda mimarın karşısına çıkmayı başrmış.

    Masal, çocukları duvarın içine örmüşler, diye sürüp gider. Çünkü başka türlü olmasına imkân yoktu. Yalnız mimar, onlara acıdığından, annelerinin gelip onları emzirebilmesi için, sütunların arasında geniş boşluklar bırakmış.

    Bu boşluklar, sanatla yapılmış yalancı pencerelerdir. Tıpkı kale mazgalları gibi bir şey. Şimdi bu deliklerde yabani güvercinler yuva yapar. Yüzyılların anısı olarak bu duvardan ana sütü sızmaktadır. Bu incecik beyaz bir sızıntıdır. Ve yılın bir mevsiminde, taşın üstünde silinmez bir iz halinde görünür. (Ana sütü, çocuk düşüncesinde, yakın bir geçmişe bağlı, tadsız, yavan, aynı zamanda vezirler ve mimarlar gibi esrarlı ve belirsiz bir şeydir) Halk, sütunlar üzerindeki bu izleri kazır, bir toz halinde saklayıp sütü olmayan emzikli annelere satar.’ (Sy. 16-17)

     

    ‘Tarihsel olayları bildiren ilânlar, beyannameler de buraya, çeşmenin üstündeki duvara asılır. 1878’e kadar, herhangi bir sebeple cezaya çarptırılanların, idam edilen veya kazığa geçirilenlerin başları da burada gösterilirdi.’ (Sy. 20)

     

    ‘Kolo: Yugoslavların milli dansı.’ (Sy. 21)

     

    ‘Foça: Drina’nın sağ kıyısındaki bir ticaret merkezidir. 4 500 nüfusu nüfusu ve güzel bir camiiş vardır.’ (Sy. 23)

     

    ‘O yılın kasım ayında yüklü beygirlerle uzun bir kervanın geceyi geçirmek üzere ırmağın sol kıyısına yerleştiği görüldü. Yeniçeri ağası silâhlı askerleriyle Bosna’nın doğu köylerinden belli sayıdaki Hıristiyan çocuklarını (acemi oğlanlarını) toplamış İstanbul’a dönüyordu.’ (Sy. 25)

     

    ‘Çocukları ellerinden alınan analar, babalar, kardeşler, saç baş dağınık, perişan, nefesnefese atların arkasından koşuyor, İslâm yapılmak, sünnet edilmek üzere yabancı diyarlara götürülen çocuklarının arkalarından sürükleniyorlardı. Artık onlar, dinlerini, asıllarını, yurtlarını unutmaya, ömürlerini yeniçeri ocaklarında veya Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli başka işlerinde geçirmeye mahkumdurlar. Bu perişan kalabalığın çoğunu anneler, büyük anneler ve kız kardeşler meydana getiriryordu. Kafileye fazla yaklaştıklarında ağanın adamları kırbaçla üzerlerine gelerek onları dağıtıyordu. O zaman kaçıyor, yoldaki ormanlara gizleniyor sonra yine kervanın arkasında toplanıyor ve yaşlı  gözlerle sepetlerin üzerinden uzanan başlar arasında yavrularını tanımaya çalışıyordu. Tutulması en güç olanlar analardı. Saç baş dağınık, göğüs bağır açık, nereye bastıklarının farkında olmadan, bir ölünün arkasından gider gibi ağlayarak, dövünerek koşuyorlardı. Kimisi yarı çılgın bir halde, sanki rahimleri parçalanıyor, doğum sancısı çekiyormuş gibi kıvranıyor, inliyor, bağırıyordu. Gözyaşlarından önlerini göremediklerinden atlıların kamçıları önüne çıkıyorlardı. Her kırbaç vuruşuna apalca bir soru ile karşılık veriyorlardı.

    -Onu nereye götürüyorsunuz?

    Kimileri de oğullarına seslenerek, ona kendilerinden birşeyler vermeye, birşeyler söylemeye, öğütlerde ya da tembihlerde bulunmaya çalışıyorlardı.

    -Rade!...Oğlum! Sakın anneni unutma!...’ (Sy. 26-27)

     

    ‘Bu sepetteki çocuğun ileride ne olduğunu bütün tarih kitapları anlatır. Ve dünya onu bizden de iyi bilir.

    Zamanla o, padişah sarayında, genç, gözüpek bir subay olarak hizmet etti, kaptan paşalığa yükseldi, padişaha damat oldu ve şöhreti cihana yayıldı. O Sokollu Mehmet Paşa ki, üç kıtada çoğu zaferle sona eren savaşlarıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını genişletti, ona içte ve dışta güven içinde bir idare sağladı.’ (Sy. 28)

     

    ‘Radisav artık hiç sesini çıkarmadan emrettikleri gibi yüzükoyun yattı. İlkin ellerini arkasına bağladılar. Sonra ayak bileklerine birer ip geçirdiler. Çingenelerden her biri bu ipleri bir yana çekerek bacaklarını iyice ayırdılar. O sırada Mercan da kazığı iki yuvarlak tahtanın üstüne yerleştirdi. Öyle ki sivri ucu tam köylünün bacakları arasına geliyordu. Sonra kemerinden geniş, kısa bir bıçak çıkardı. Yerde yatan mahkûmun önüne diz çökerek pantolonunun iki bacağı arasındaki bölümü kesti ve kazığın adamın vücuduna girebilmesi için geniş bir delik açtı. Cellâdın işinin bu en fecî bölümünü, vücudun bıçağın dokunuşu ile titrediğini, yarıyarıya kalktığını, sonra yine gürültüyle yere düştüğünü görüyorlardı. İş bitince çingene sıçrayarak ayağa kalktı. Yerden tahta çekici aldı ve kazığın yuvarlak tarafına ölçülü, ağır darbeler indirmeye başladı. İki vuruşta bir duruyor, kazığın girdiği vücuda bakıyor, sonra da çingenelere dönerek çok yavaş ipi çekmelerini tembih ediyordu. Köylünün, bacakları ayrık yatan vücudü içgüdü ile kıvranıyordu. Her çekiç vuruşunda belkemiği katlanıyor, eğiliyor, ama ipleri çekince yine dikiliyordu. Kıyıyı öyle bir sessizlik kaplamıştı ki, her çekiç vuruşunun dağlarda uyandırdığı yankılar duyuluyordu. Daha yakında olanlar, adamın alnının yere çarptığını duyuyorlardı. Bir gürültü daha işitiliyordu ki, bu ne bir ilinti, ne bir şikâyet, ne son nefesini veren birinin hırıltısı idi. Bu, insan oğlundan gelen bir sese hiç benzemiyordu.

    İki yana çekilen, tartılan, işkence edilen bir vücuttan, çiğnenen bir tahtadan ve kırılan bir ağaç dalından çıkan sese benzeyen bir çatırtı geliyordu.

    İki vuruşta bir, çingene, yerde yatan vücuda doğru eğiliyor, kazığın doğru yoldan ilerleyip ilerlemediğine bakıyor, hayatla ilgili bir organı zedelemediğinden emin olduktan sonra tekrar yerin dönüyor, işine devam ediyordu. Bütün bunlr kıyıdan çok hafif duyuluyor ve hiç görünmüyordu. Ama herkesin bacakları titriyor, yüzleri sararıyor, parmakları buz kesiliyordu.

    O sırada çekiç sesleri kesildi. Mercan, adamın sağ küreğinde kasların gerildiğini, derinin kabardığını görmüştü. Hemen bir ustura alarak o yeri haç biçiminde yardı. Soluk bir kan akmağa başladı. Gittikçe fazlalaştı. Bir iki vuruştan sonra, delinen noktadan kazığın demir ucu görünmeğe başladı. Bu uç, sağ kulağın hizasına gelinceye kadar daha bir iki darbe vurdu. Adam artık kazığa büsbütün geçmişti. Şişe geçirilen bir kuzu gibi. Yalnız sivri ucu ağzından değil, sırtından çıkıyordu. Ne bağırsakları ne de ciğerleri zedelenmişti. Mercan artık tahta çekici fırlattı ve yaklaştı, hareketsiz duran vücudu gözden geçirdi. Kazığın sivri ucunun girip çıktığı yerlerden damla damla akan kan tahtanın üstünde birikiyordu. İki çingene, adamın uyuşmuş vücudunu sırt üstü çevirdi. Ayaklarını ucundan bağladılar. O sırada Mercan adamın yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordu. Yüzü birdenbire şişmiş, âdeta büyümüştü. Gözleri kocaman açılmış, korkuyla bakıyordu. Göz kapakları hiç kımıldamıyordu. Ağzı açıktı. Dudakları sertleşmiş, kısılmış, bembeyaz dişleri kenetlenmişti. Artık yüzünün bazı kaslarını kontrol altına alamıyordu. Onun için yüzü bir maskeye benzemişti. Kalbi boğuk boğuk atıyor, ciğerlerinden kısa ve sık nefesler çıkıyordu.

    Çingeneler onu şişe geçirilen bir koyun gibi yavaş yavaş kaldırmaya başladılar. Mercan bağırarak onlara dikkat etmelerini, vücudu fzla sarsmamalarını tembih ediyordu. Kendisi de onlara yardım ediyordu.

    Kazığın, kalın ve yuvarlak olan tarafını iki tahta arasına yerleştirdiler, çivilerle çaktılar. Sonra arka tarafını da aynı yükseklikte bir tahtaya çivilediler ve hepsini birden iskemlenin kazıkları üstüne çaktılar.’ (Sy. 53-54)

     

    ‘Duşceli kısa boylu bir hoca, sevinç ve heyecan içinde söyleniyordu:

    -Size söylememiş miydim, Padişahın elinden bir şey kurtulmaz, diye. Yapamayacaklar!...Yapamazlar, diyordunuz. İşte görüyorsunuz yapıldı…Hem de ne köprü!...Ne şahane şey!...

    Kimse onun böyle bir şey söylediğini hatırlamamakla birlikte, yine herkes sdsöylediğini doğruluyordu. Hatta hoca onlarla birlikte, köprünün de, bu inşaatı yaptıranın da aleyhinde konuşmuştu.’ (Sy. 69-70)

     

    ‘Bu da daima böyledir. Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlşmazlıklar ortaya çıkar.’ (Sy. 127)

     

    ‘Ve o imkânsız görülen şey böylece gerçekleşti. Böyle bir şeyin olabileceğine kimse inanmamakla birlikte, Hoca’nın kulağından Kapiya’ya çivilenmesine herkes biraz yardım etmiş oldu. Halk, Nemselilerin önünden kaçınca Hoca orada yalnız kaldı. Bu gülünç ve acıklı durumda, diz üstü, hareketsiz durmaya mahkûmdu. Çünkü en küçük bir hareket ona dayanılmaz bir acı veriyordu. On bir dağ gibi ağırlaşmış ve büyümüş gelen kulağı kopacak diye korkuyordu. Bağırıyordu.’ (Sy. 129)

     

    ‘Yabancı, kâğıt veriyordu. Beş kâğıtla Milan’ın 28 sayısı vardı. Yabancı sükûnetle sordu:

    -Daha ister misin?...

    Milan, güç işitilen bir sesle:

    -Bir tane daha, dedi.

    Bütün kanı yüreğine çekilmişti.

    Yabancı, ağır ağır kâğıdı çevirdi, bir ikiliydi, kurtarıcı bir kâğıt! Milan kayıtsız görünmeye çalışarak dişleri arasından:

    -Yeter, dedi.

    Sinirli bir davranışla kâğıtlarını toplayıp sakladı. Kaç sayısı olduğunu hasmının tahmin etmemesi için yüzüne ilgisiz bir görünüş vermeye çalışıyordu. Bunun üzerine yabancı, kendisi için açık olarak kâğıt çekmeye başladı. 27’ye gelince durdu. Sakin sakin Milan’ın gözlerinin içine baktı. Ama beriki gözlerini yere indirdi. Yabancı bir kâğıt daha açtı bir ikili gelmişti. Belli belirsiz içini çekti. 29’da kalmaya niyetli görünüyordu. Kazanmak ihtimalinin heyecan içinde kan tekrar Milan’ın beynine hücum etti. Ama tam o sırada yabancı sıçradı. Göğsünü kabarttı. Başını arkaya attı, gözleri ve alnı, ayın ışığında pırıl pırıl parladı. Bir kâğıt daha açtı! Yine ikili!...Üç ikilinin üst üste gelmesi biraz tuhaftı ama, olmuştu işte!...

    Milan, bu açık kâğıdın içinde tarlasını, tıpkı ilkbaharda olduğu gibi toprağı kabartılmış, sürülmüş haliyle görüyordu…Bu toprak izleri sanki kasırgaya tutulmuş gibi etrafında dönüyor…Dönüyordu. Yabancının sakin sesi onu kendine getirdi.

    -31!...Tarla benim!...

    Sonra sıra öteki tarlalara, iki eve, Osaynitsa’daki meşe ormanına geldi. Arada sırada Milan kazanıyor ve hırsla birkaç duka topluyordu. O zaman umut altın gibi parlıyordu. Ama bir iki mutsuz “el”den sonra parasız kalınca, yine malına oynamaya başlıyordu.’ (Sy. 159)   

     

    (Devamı var)

    09:37 - 9/5/2007 - Yorum {yok} - yorum yaz


    Etiketler : Drina Köprüsü I

    Bir Dakika Hayatınızı Değiştirebilir

    Kategori: Kitaplar

     

     

    Steve Goodier'in "Bir Dakika Hayatınızı Değiştirebilir" adlı
    kitabından alınmıştır

    Tanrıdan gururumu yok etmesini istedim.
    Tanrı, "Hayır,” dedi.

    ”Gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin
    bırakabileceğin bir şeydir," dedi.

    Tanrıdan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim.
    Tanrı, "Hayır”, dedi

    “Onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, o geçici bir
    şeydir,"dedi.

    Tanrıdan bana sabır vermesini istedim.
    Tanrı, "Hayır”, dedi

    “Sabır büyük acılar çekilerek öğrenilebilecek bir şeydir. Sabır
    verilmez, hak edilir," dedi.

    Tanrıdan beni mutlu etmesini istedim.
    Tanrı, "Hayır”, dedi

    “Ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı," dedi.

    Tanrıdan beni çektiğim acılardan kurtarmasını istedim.
    Tanrı, "Hayır,” dedi

    “Çektiğin acılar günlük kaygılarının önemsizliğini anlamanı,
    onlardan uzaklaşmanı ve bana daha çok yaklaşmanı sağlar," dedi.

    Tanrıdan ruhumu olgunlaştırmasını istedim.
    Tanrı, "Hayır,”dedi

    “Kendi kendine olgunlaşmalısın, ama meyvelerini alman için yardım
    edeceğimden emin olabilirsin," dedi.

    Tanrıdan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim.
    Tanrı, "Hayır,” dedi

    “Ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair her şeye ancak
    sen sahip olabilirsin," dedi.

    Tanrıdan,
    Tanrıya duyduğum sevgiyi,başkalarına da duyabilmeyi istedim.

    Tanrı, şöyle dedi:

    "Ohhh! Nihayet doğru bir şey istedin."

    Ruhu olgunlaşmamış bir kul tanrıya hep "ver bana..." ile biten
    dualar  eder, olgunlaşmış bir ruh ise "vermemi sağla..." diye bitirir
    dualarını...

     

    (Teşekkürler SŞ)

     

     

     

     

    22:32 - 28/4/2007 - Yorum {yok} - yorum yaz


    Etiketler : Bir Dakika Hayatınızı Değiştirebilir

    Sonraki Sayfa
Hakkımda
daldan dala...
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss
Kategoriler

Son Yazılar
- Taşındık
- Antalya...Parasailing
- Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi…
- 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var
- Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar...
- Kökler 3
- Kökler 2
- gün olur asra bedel
- Ecoş/Esmoş
- Aşk-ı Memnu

Etiket Bulutu
taşındım Antalya...Parasailing Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... Ecoş/Esmoş Kökler 2 Kökler 3 gün olur asra bedel Aşk-ı Memnu
Arkadaşlarım
defterim
kiremit
ecocali
Blogcu Yardım
aynurundunyasi
shoppar