Alhaz, Yeşil-Mavi-Erguvan Hattı'nda

Benim Adım Kırmızı II

Kategori: Kitaplar


Kitabın Adı: Benim Adım Kırmızı

Yazarı: Orhan Pamuk

Yayınevi: İletişim

Basım yılı ve sayısı: Aralık 1998, 3. baskı, toplam 70 000 adet

Sayfa adedi: 470





Kitaptan alıntılar:  (devam)

 

Ben, Para

 

Hayallerindeki kocaymışım gibi genç kızlar öptü beni, kadife keselerde, yastık altlarında, kocaman göğüslerinin arasında, donlarının içinde saklayıp, orada mıyım diye beni uykularında yokladılar. Bir hamamda ocağın kenarında, çizmenin içinde, harika kokan bir miskçi dükkânında küçük bir şişenin dibinde, bir ahçının mercimek çuvalının gizli cebinde saklandım. Deve dersinden kemerlerin, Mısır alacasından astarların, içi çuha kaplı ayakkabıların, rengârenk şalvarların gizli köşelerinde bütün İstanbul’u dolaştım. Saatçi ustası Petro beni tokmaklı saatin gizli bölmesine, bir Rum bakkal doğrudan kaşar peynirinin içine  koydu; mühürler, mücevherler ve anahtarlarla birlikte çuha parçalarına sarılıp bacaların, ocakların içine, pencere eşiklerinin altına, kaba samandan minderlerin arasına, yer dolaplarının ve sandıkların gizli bölmelerine saklandım. Yemek sofralarından kalkıp hâlâ sakladığım yerde mi diye ikide bir gelip bakan babalar, hiç gereği yokken şeker gibi beni ağzına alıp emen kadınlar, koklaya koklaya burun deliklerine sokan çocuklar, meşin keseden çıkarıp günde yedi kere bakmadan rahat etmeyen, bir ayağı çukrda ihtiyarlar gördüm. Titiz bir Çerkez karı vardı, bütün gün evi silip süpürdükten sonra bizleri keseden çıkarıp tahta fırçayla ovalardı. Tek gözlü bir sarraf durmadan bizden kuleler yapar, hanımeli kokan bir hamal ve müzehhip de –adı lâzım değil- akşamları bizi değişik düzenler halinde durmadan dizerdi. Maun sandallarla gezdim, saraya girdim çıktım, Herat işi ciltlerin içine, gül kokan ayakkabıların topuğuna, semerlerin örtüsüne saklandım. Kirli, kıllı, tombul, yağlı, titrek, yaşlı yüzlerce el gördüm. Afyon içilen meclislerin, mum imalathanelerinin, uskumru pastırmalarının ve bütün İstanbul’un ter kokusu sindi üzerime. (Sy. 123-124)

 

Benim Adım Kara

 

Sabah, Eniştem beni karşısını oturtur oturtmaz, Venedik’te gördüğü portreleri anlatmaya başladı. Cihanpenah Padişahımızın elçisi sıfatıyla pek çok saraya, zengin evine, kiliseye girmiş çıkmış. Binlerce portrenin önünde günlerce durmuş, gerili kumaşın, tahtanın üzerine, çerçevenin içine, duvarlara resmedilmiş binlerce yüz görmüş. “Hepsi birbirinden ayrı, tek başına, benzersiz insan yüzleri!” dedi. Bunların çeşitliliğinden, renklerinden, üzerlerine düşen ışığın yumuşaklığı, hoşluğu, hatta sertliğinden, gözlerinin içindeki anlamdan sarhoş olmuş.

“Sanki bir salgına kapılmış gibi, hepsi kendi portrelerini yaptırıyorlardı,” dedi. “Bütün Venedik. Parası ve gücü olanlar, hem kendi hayatlarına bir tanık, hem de servetlerinin, güçlerinin, iktidarlarının işaretleri olarak…”  (Sy. 125)

 

 

Ben Eniştenizim

 

Bak bu resme ve hikâyesini yaz onun. Ölümü konuştur, işte kâğıt, divit. Yazdığını hemen hattata vereceğim. (Sy. 132)

 

Katil Diyecekler Bana

 

İstanbul’un sokaklarında döne kıvrıla ine çıka ilerler, köpek sürülerinin savaşlarına ayrılmış ıssız sokaklardan, cinlerin beklediği yangın yerlerinden, kubbelerine meleklerin yaslanıp uyuyakaldığı camilerin avlularından, ruhlarla mırıl mırıl konuşan servil ağaçlarının yanı başından, hayaletlerin kaynaştığı karla kaplı mezarlıkların kenarından, adam gırtlaklayan haydutların az ötesinden, bitip tükenmez dükkânların, ahırların, tekkelerin, mumhanelerin, saraçların, duvarların arasından krdeş kardeş geçip giderken…(Sy. 146)

 

Benim Adım Ester

 

Kızılminareli, Karakedili kadınlar, Bilecik dolamasından yorganlık mor ve kırmızı kumaş ısmarlamışlardı, sabah erkenden bohçama koydum. Yeni gelen Portekiz gemisinden çıkmış Çin ipeğinden kumaşın yeşilini bıraktım, mavisini bohçaya koydum. Bu bitmeyen bir kar, sonu olmayan bir kıştır, diye bol bol yün çorap, kalın yün kuşak, renk renk kalın yün yelekleri de güzelce katlayarak ortaya yerleştirdim ki, bohçamı açtığımda en ilgisiz karının bile yüreğini rengârenk hoplatsın. Sonra, alışveriş değil, dedikodu için çağıran karılar için hafif, ama pahalı ipek mendiller, para keseleri, işlemeli hamam keseleri koydum ve kaldırdım. (Sy. 151)

 

Ben Eniştenizim

 

Biz üstelik daha da yasak, daha da tehlikeli bir şeyle, Müslüman şehrinde resimle uğraşıyoruz. (Sy. 192)

 

Kitaplarımızı suçlular gibi gizli gizli ve çoğu zaman da özür diler gibi hazırlıyoruz. Bizi dinsizlikle suçlayacak hocaların, vaizlerin, kadıların, şeyhlerin hücumlarına peşinen boyun eğmenin, bu bitip tükenmez suçluluk duygusunun, nakkaşın hayalini hem öldürdüğünü, hem de beslediğini öyle iyi biliyorum ki. (Sy. 192)

 

Moğolllar, Çinli ustalardan öğrendikleri kırmızı boyanın sırlarını Horasan’a, Buhara’ya, Herat’a taşımasalardı bizlerin İstanbul’da bu resimleri hiç yapamayacağımızı konuştuk. (Sy. 195-196)

 

İstanbul’un yirmi yılda bir yanıp yok olmayan mahallesi var mı ki kitap kalsın? Moğolların Bağdat’ta yakıp yağmaladığından daha çok kitap ve kütüphanenin her üç yılda bir yok olduğu bu şehirde, hangi nakkaş harikasının yüz yıldan fazla yaşatılabileceğini, bir gün resimlerine bakılarak kendisinin de, Behzat gibi anılacağını hayal edebilir? Yalnız bizim yaptıklarımız değil, asırlardır bu âlemde yapılmış bütün her şey yangınlarla, kurtlarla, ilgisizlikle yok olacak. (Sy. 198)

 

Ölmeden önce, çocukluğumdan çıkarken dinlediğim bir Süryani masalını hatırladım. İhtiyar yalnız adam gece yarısı uykusundan uyanır, kalkar bir bardak su içer. Bardağı sehpaya koyar ki, oradaki mum yok. Nerede? İp gibi bir ışık sızıyordur içerden. Işığı takip eder, gerisin geriye odasına girer ki yatağında bir başkası, elinde mum yatıyor. Soarar “Sen kimsin?” diye. “Ölüm,” der yabancı. İhtiyar bir an esrarengiz bir sessizliğe bürünür. “Demek geldin,” der sonra. “Evet,” der ölüm, memnun. İhtiyar, “Hayır,” der kararlılıkla, “sen yarı kalmış rüyamsın benim”. Yabancının elindeki mumu bir anda püfler ve karanlıkta her şey kaybolur. İhtiyar kendi yatağına girer ve uyur. Bir yirmi yıl daha yaşar. (Sy. 200-201)

 

Benim Adım Kırmızı

 

Kırmızı olmaktan ne de mutluyum! İçim yanıyor, kuvvetliyim; farkedildiğimi biliyorum; bana karşı koyamadığınızı da. (Sy. 215)

 

Benim Adım Kara

 

Şekûre üzerinde kıpkırmızı gelin giysileri ve başında tâ aşağıya inen pembemsi bir gelin teli. (Sy. 232)

 

Ben Eniştenizim

 

Bütün âlemin renklerden yapıldığını, her şeyin renk olduğunu gördüm. Beni bütün diğer şeylerden ayıran kuvvetin renklerden yapıldığını hissettiğim gibi, şimdi beni sevgiyle kucaklayan, bütün âleme bağlayan şeyin de renk olduğunu anladım. (Sy. 265)

 

Benim Adım Ester

 

Bayram törenlerinde baklava, nane macunu, badem ezmeli ekmek ve pestillere; sünnet törenlerinde etli pilâvla fincan böreklerine; Padişah’ın At Meydanı’nda yaptığı törenlerde vişne suyu içmeye; düğünlerde her şeyi yemeye; cenazelerden sonra da konu komşunun yolladığı susamlı, ballı, miskli helvalardan atıştırmaya bayılırım. (Sy. 277)

 

Benim Adım Kara

 

Yeleğimi, gömleğimi çıkardılar. Cellatlardan biri üzerime oturdu, dizleriyle omuzlarıma bastırdı. Ötekisi, kafamın iki yanına yemek pişiren bir kadının dikkatli, zarif ve tecrübeli el hareketleriyle bir kafes geçirdi ve mandalını ağır ağır çevirmeye başladı. Kafes değil bir mengene kafamı iki yanından sıkmaya başladı.

Bütün gücümle bağırdım. Yalvardım, ama anlaşılmaz kelimelerle. Ağladım, daha çok sinirlerim gevşediği için. (Sy. 285)

 

Üstat Osman, Ben

 

Oysa bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar. Nakkaşlık rssamlığa, ressamlık da Allah’a, hâşa, meydan okumaya açılan birer kapıdır; herkes bilir bunu: Bu anlamda inançsızlığı yüzünden Zeytin gerçek bir ressamdır. (Sy. 296)

 

Katil Diyecekler Bana

 

Sonra sakladığım yerden aynayı çıkarıp rahleye dayadım, kucağıma iki sayfalık resmi ve çalışma tahtamı yerleştirdim ve oturduğum yerden yüzümü aynada görünce kömür kalemimle kendi yüzümü resmetmeye çalıştım. Sabırla, uzun uzun çalıştım. Uzun bir süre sonra kâğıdın üzerindeki yüzün benim aynadaki yüzüme yine benzemediğini görmek içimi öyle bir kederle doldurdu ki, gözlerim sulandı. Enişte’nin ballandırarak anlattığı Venedikli nakkaşlar bunu nasıl yapıyorlardı? Bir an kendimi onlardan biri yerine koydum ve öyle hissederek resmedersem belki resmimi kendime benzetebilirim diye düşündüm. (Sy. 325)

 

Benim Adım Kara

 

Çünkü resimleri yapan nakkaşların pek çoğu, tırnak, pirinç, hatta saç kılı üzerine bile resmedebilecek kadar ince çalışabiliyorlardı. (Sy. 374)

 

Çiftleşirken birbirlerine kilitlenen zavallı köpeklerin hüzünlü gözlerini çizerken mi daha çok keyif alıyordu, yoksa onlara bakıp gülüşen kadınların açık ağızlarını şeytanca bir kırmızıyla renklendirirken mi? (Sy. 376)

 

Ne kadar çok kişi, erkek kadın, parmağını ağzına sokuyordu! Bir hayret ifadesi olarak son iki yüz yılda Semerkan’tan Bağdat’a bütün nakkaşhanelerde bu hareket kullanılmıştı. Düşmanlarının sıkıştırdığı kahraman Keyhüsrev, Ceyhun nehrinin akıntısını kara atı ve Allah’ın yardımıyla salimen geçerken, onu salına almayan alçak salcı ve kürekçisi parmaklarını hayretle ağızlarına sokuyor. Gümüşü yıllarla kararmış gölde yıkanan ayışığı tenli Şirin’in güzelliğini ilk gören Hüsrev’in parmağı hayretten ağzında kalıyor. Daha bir dikkatle ve uzun uzun baktıklarım ise, yarı açık saray kapılarında, kale kulelerinin erişilmez pencerelerinde, perdelerin arkasından gözüken güzel harem kadınların ağızlarına soktukları parmaklarıydı. İran ordusuna yenik düşüp tacını kaybeden Tejav, savaş meydanından kaçarken, sarayının harem penceresinden güzeller güzeli gözdesi Espinuy kederle ve hayretle parmağını ağzına sokmuş onu seyrediyor ve gözleriyle beni düşmana bırakma diye yalvarıyor. “Irzıma geçti” iftirası üzerine yakalanan Yusuf hücreye götürülürken penceredeki iftiracı Züleyha parmağını şaşmaktan çok şeytanlık ve şehvetle güzel ağzına sokuyor. Bir gazelden çıkma mutlu, ama hüzünlü âşıklar Cennet misali bir bahçede sevginin ve şarabın gücüyle kendilerinden geçmişken, kötü niyetli nedime, parmağı hayretten çok kıskançlıktan kırmızı ağzına girmiş, onları seyrediyor.

 

Bu hareket, bütün nakkaşların hem örnek defterlerine, hem de hafızalarına nakşettikleri bir kalıp olmasına rağmen, uzun parmak güzel kadının ağzına her seferinde bir başka zarafetle giriyordu. (Sy. 384)

 

Katil Diyecekler Bana

 

Kara kuşağından bir şey çıkardı; bir ucu sipsivri bir uzun iğne. Bir anda gözüne yaklaştırdı onu; gözüme sokabilirmiş gibi bir hareket yaptı.

“Üstatlar üstadı büyük Behzat, bundan seksen yıl önce, Herat düşerken, her şeyin bittiğini anladı ve kimse kendisini başka türlü nakşetmeye zorlamasın diye şerefle kendini kör etti,” dedi. “Bu sorguç iğnesini kendi gözüne ağır ağır sokup çıkardıktan bir zaman sonra, Allah’ın muhteşem karanlığı sevgili kuluna, bu mucize elli nakkaşa, ağır ağır indi. Artık kör ve sarhoş olan Behzat ile birlikte Herat’tan Tebriz’e geçen bu iğne, Şah Tahmasp tarafından Padişahımızın babasına, o efsane Şehname’yle birlikte hediye yollandı. Üstat Osman bunun niye yollandığını çıkaramadı önce. Ama bu zalim hediyenin arkasındaki kötülük dileğini ve haklı mantığı da gördü bugün. Padişahımızın da artık kendi resmini Frenk üstatları tarzında nakşettirmek istediğini, kendi evladından çok sevdiği sizlerin de kendisine ihanet ettiğini gördükten sonra, Üstat Osman dün gece hazine odasında, tıpkı Behzat gibi bu iğneyi kendi gözüne soktu. Şimdi bütün ömrünü vererek kurduğu nakkaşhanesini yıkıma sürükleyen melunu ben kör etsem ne lâzım gelir?” (Sy. 444)

 

Sonra her şey o kadar çabuk oldu ki ilk anda ne olduğunu bile anlayamadım: Sağ gözümde keskin ama sınırlı bir acı duydum; alnım uyuştu bir an. Sonra her şey eski haline döndü, ama içime bir dehşet yerleşmişti bile. Lamba uzaklaşmıştı, ama yine de ötekinin kararlılıkla iğneyi bu sefer sol gözüme sokuşunu bütünüyle gördüm. Kara’nın elinden iğneyi demin kapıp almıştı; bu sefer daha dikkatli ve titizdi. İğnenin bir anda girdiğini anlayınca hiç kıpırdamadım, aynı yanmayı duydum. Alnımdaki uyuşma sanki bütün kafama yayıldı, iğne çıkınca kesildi. Bir benim gözlerime bir de iğnenin ucuna bakıyorlardı şimdi. Sanki olup bitenden emin değildiler. Başıma gelen korkunç şey iyice anlaşılınca itiş kakış durdu, kollarımdaki yükler hafifledi. (Sy. 445)

 

“Büyük günah neymiş?”

“Bunu ona sorunca sanki bilmiyor musun der gibi gözlerini şaşkınlıkla açtı. Çıraklık arkadaşımızın bizler gibi yaşlandığını düşündüm o zaman. Zavallı Enişte’nin son resimde perspektif usulünü pervasızca kullandığını söyledi. Bu resimde, Frenklerin yaptığı gibi, şeyler Allah’ın aklındaki önemlerine göre değil de, gözlerimize gözüktüğü gibi resmediliyormuş. Bu büyük günahmış. İslam’ın halifesi Padişahımızı bir köpekle aynı büyüklükte resmetmek ikinci günahmış. Üçüncü günah aynı büyüklükte Şeytan resmi yapıp, bir de onu canayakın resmetmekmiş. Ama hepsinden büyük küfür ise, tabii ki resme bu Frenk anlayışını bir kere sokunca, Padişahımızın resminin kocaman ve yüzünün bütün ayrıntılarıyla resmedilmesiymiş. Putataparların yaptığı gibi…Ya da putatapar alışkanlıklarından kurtulamayan Hıristiyanların kilise duvarlarına yapıp, secde ettikleri ‘portre’ler gibi…” (Sy. 446)

 

Aslında zındık bir Kalenderi kalıntısı, daha da kötüsü, özentisi olduğumu görmesi hoşuma gidiyordu. Oğlancılık, esrarcılık, serserilik ve her türlü rezilliği yapan dağıtılmış bir tarikatın son yolcusu olduğumu görünce, sanki zavallı Zarif Efendi, benden daha korkacak, bana da çok saygı duyacak ve belki de korkudan çenesini kapayacaktı. (Sy. 449)

 

“…Son resim için elimi kana bulamış olmak o resmi gözümde büyütmüştü. Kitap için artık hiçbirimizi evine çağırmayan Enişten’e, bu son resmi bana göstersin diye gittim. Resmi göstermediği gibi, her şey güllük gülistanlık gibiymiş davrandı bana. Uğruna adam öldürecek kadar esrarlı ne resim varmış, ne de başka bir şey!...” (Sy. 451)

 

“Böylece, Enişte’yi öldürdüğüm gün evden aldığım son resmi kandil ışığında onlara gösterdim. İki sayfa büyüklüğündeki resme merak ve korkuyla bakışlarını seyrettim ilk.’ (Sy. 453)

 

“Son bir yılda, bu iki sayfanın çeşitli köşelerine hepimizin çizdiği ağaç, at, Şeytan, ölüm, köpek, kadın resimleri, Enişte’nin acemice de olsa yaptığı yeni istif usülüne göre büyüklü küçüklü öyle bir şekilde yerleştirilmişti ki, merhum Zarif Efendi’nin tezhip ve çerçeveleri, bize artık bir kitabın bir sayfasına baktığımızı değil, pencereden bütün bir âlemi seyrettiğimizi hissettiriyordu. O âlemin merkezinde, Padişahımızın portresi olması gereken yerde, benim bir an gururla seyrettiğim kendi portrem vardı….” (Sy. 453)

 

“Söyle bakalım şimdi,” dedim. “Kör olacak mıyım ben?”

“Efsaneye göre kan kiminin gözüne oturur, kimizin oturmaz. Allah senin nakşından memnunsa, seni yanına almak için kendi muhteşem karanlığını verecek sana. O zaman bu sefil dünyayı değil, onun gördüğü harika manzaraları göreceksin. Yok, nakşından memnun değilse, şimdiki gibi görmeye devam edeceksin.”

“Asıl nakşı Diyarı Hind’de yapacağım ben,” dedim. “Allah’ın beni yargılayacağı resmi henüz yapmadım.” (Sy. 457)

 

Ben Şekûre

 

Acem ülkesinden ilhamla İstanbul’da bir yüzyıl açan nakış ve resim heyecanının kırmızı gülü de işte böyle soldu. Nakkaşların aralarında kavgalara, bitip tükenmez sorulara yol açan Heratlı eski üstatlar ile Frenk üstatlarının usülleri arasındaki çatışma bir sonuca ulaşmadı hiç. Çünkü resim bırakıldı; ne Doğulular gibi resmedildi, ne de Batılılar gibi: Nakkaşlar öfkelenip isyan etmediler; bir hastalığı sessizce kabul eden ihtiyarlar gibi, yavaş yavaş ve gösterişsiz bir tevekkül ve hüzünle durumu kabul ettiler. Bir zamanlar hayranlıkla takip ettikleri Heratlı, Tebrizli büyük üstatların ve kıskançlıkla nefret arasında kararsız kalıp yeni usüllerine özendikleri Frenk üstatlarının neler yaptıklarını bile ne merak ettiler ne de hayal ettiler. Sanki geceleri evlerin kapılarının kapanıp şehrin karanlığa bırakılması gibi, resim de kimsesizliğe terkedildi. Âlemin bir zamanlar bambaşka görüldüğü acımasızca unutuldu. (Sy. 468)

 

Ben bütün ömrüm boyunca iki resmin yapılmasını gizliden gizliye çok istedim, bunu kimseye açamadım.

1.Kendi resmim yapılsın isterdim.

2.Ranlı şair Nazım’ın bir mesnevisinde merak ettiği şey: Mutluluğun resmi yapılsın isterdim. Bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyorum. Bir anne resmi yapılsın isterdim, iki çocuğu olsun; kucağında gülümseyerek tutup emzirdiği küçüğü, o annenin iri göğsünün ucunu mutlulukla gülümseyerek emerken, hafifçe kıskanan büyük kardeşle annenin gözleri buluşsun isterdim. Hem bu resimdeki anne ben olayım…(Sy. 469)

 

Orhan Pamuk’un yazarlık kariyeri

Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.

Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale (Bu kitabıyla 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

Orhan Pamuk, romancılığının yanısıra insan hakları, düşünce özgürlüğü, demokrasi ve benzeri konulardaki düşüncelerini makaleler ve söyleşiler yoluyla aktarmaktadır. Şubat 2005 tarihinde İsviçre'de yayımlanan Tages-Anzeiger, Basler Zeitung, Berner Zeitung ve Solothurner Tagblatt adlı gazetelerin haftalık eki olarak çıkan Das Magazin dergisine verdiği demeçte ifade ettiği "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ama hiç kimse bunları konuşmaya cesaret edemiyor." sözleri Türkiye'de büyük eleştirilere neden oldu. Yazar, bu sözlerinden ötürü Türklüğe hakaret suçuyla 6 ay ila 3 yıl hapis istemiyle mahkemeye verildi. Mahkeme dünya çapında büyük ilgi uyandırdı. Orhan Pamuk'a karşı açılan bu dava T.C. Adalet Bakanlığı'nın onayını gerektiriyordu. Bu onay verilmeyince 22 Ocak 2006 tarihinde mahkeme yetkisizlik kararı verdi ve dava düştü.

Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülünü kazanan ilk Türk vatandaşı olarak tarihe geçti. Nobel ödüllerini dağıtan İsveç Akademisi'ne yakın çevreler Orhan Pamuk'tan ziyade Adonis adıyla tanınan Suriyeli şair Ali Ahmet Said'e şans tanımaktaydılar. Ancak Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı,

"2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.

şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı Carl Gustaf'ın elinden aldı.

  

 

Yayımlanmış eserleri
Hakkımda
daldan dala...
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss
Kategoriler

Son Yazılar
- Taşındık
- Antalya...Parasailing
- Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi…
- 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var
- Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar...
- Kökler 3
- Kökler 2
- gün olur asra bedel
- Ecoş/Esmoş
- Aşk-ı Memnu

Etiket Bulutu
taşındım Antalya...Parasailing Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... Ecoş/Esmoş Kökler 2 Kökler 3 gün olur asra bedel Aşk-ı Memnu
Arkadaşlarım
defterim
kiremit
ecocali
Blogcu Yardım
aynurundunyasi
shoppar