Beyaz Zambaklar Ülkesinde

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Kitabın Adı: Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Yazarı: Grigory Petrov

Çeviren: Nazik Demir/Yılmaz Demir

Yayınevi: Zambak

Basım yılı: Mart 2007

Sayfa adedi: 168

 

<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:Verdana; panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:536871559 0 0 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

İyi ki 05 Kasım 2008’deki Tüyap Kitap Fuarı’nda inatla bu kitabın izini sürmüşüm.

Fuardaki aradığınız kitap veya yazar adına göre hangi standtta yer aldığını araştırıp bulabilme kolaylığı sağlayan bilgisayar sisteminde bir arıza oluşmuştu o gün. Deneme fırsatım olmadığı için o sistem hakkında bir bilgi sahibi değilim/fikir yürütecek halde de değilim. Standtlarda gözüme kestirdiğim ‘kitap kurtları’na sora sora iz sürmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Her sorgulamadan sonra biraz daha ümidimi yitiriyordum. Sanırım dokuzuncu kişi yolu açtı bana. Kitabı Zambak standında bulduğumda bir hazine bulmuş gibi sevindim.

Bu kitabı Atatürk’ün başucu kitabı yapma nedenini okumadan kavrayamazdım.

Büyük keyif almakla kalmadım aydınlandım da.

Her kütüphanede bulunması/kitapseverlerin muhakkak okuması gereken bir kitap.

Kitabı okurken Finlandiya değil de Türkiye konu ediliyormuş hissine kapılacaksınız sık sık.

 

Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı bu yapıt, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrildi. Atatürk, kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların müfredatına dahil edilmesini emretti. Türk askerleri ülkelerindeki “yaşamı yenilemek” için mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler, kitap o kadar çok ilgi gördü ki, Kuran-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap haline geldi.

 

Küçük ve geri kalmış bir sömürge ülkesi olan Finlandiya'nın, kısa süre içinde eğitim ve kültür hamlesi ile nasıl kalkındığını anlatan klasik bir kitap.

Bugünkü Finlandiya'’nın oluşmasına büyük emeği geçen Snelman'ın gittiği yerlerde halka hitaben yaptığı konuşmalarında Osmanlı'yı örnek gösterdiğine şahit oluyoruz. Snelman, "Neden biz de uygar devlet olmayalım" benzeri sözler sarfediyor. Nereden nereye? Örnek gösterilen bir ülke konumundan bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda hayıflanmamak elde değil.

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir.

<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:Verdana; panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:536871559 0 0 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->


Kitaptan alıntılar

ÖNSÖZ

Grigory Petrov’un eserini bulmak için Varna ve Sofya kütüphanelerine gittiler. Kütüphane memurları listelerinde “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabın bulunmadığını söyleyince onlar da şaşırmışlar...Neticede, dostların ve resmî görevlilerin birlikte yaptıkları araştırmalar sonunda yazara ait eserin “Beyaz Zambaklar Ülkesin’de” adıyla değil de “Beyaz Nilüferler Ülkesi’nde” adıyla kayıtlı olduğu tespit edildi ve fotokopisi çekilerek bana gönderildi.

 

Finlandiya, eserde anlatıldığı gibi iklimi itibarıyla soğuk, bataklık ve nemli bir ülkedir. En doğal bitkisi “beyaz nilüfer” dir. Ülke neredeyse bu adla anılır ve bilinir.

 

KİTABIN İLK YAYINCISININ NOTLARI

Her şeyden önce o (Grigory Petrov), 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın ilk yirmili yıllarında Çarlık Rusya'nın elit, entelektüel ve en popüler şahsiyetleri arasında yer alıyordu. Ancak her zaman olduğu gibi bu tarz orijinal fikirlere sahip olan insanlar mimlenir. Yazar da kendini Çar kuvvetleri ve kilisenin takibinden kurtaramamıştır. Hatta (kilise tarafından verilen) ilahî statüsü elinden alınmıştır. 1917 İhtiali’nden sonra Bolşeviklerin baskısıyla iltica etmek zorunda kalır.

 

Eserleri arasında, “Sanat ve Hayat, Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Muhteşem İnsanlar, Güneşli İnsanlar, Şehirler ve İnsanlar, Emeğin Felsefesi” ni sayabiliriz.

 

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE

Finlandiya’da tramvay ile yolculuk yaparken hiçbir biletçi ve kondüktör göremezsiniz. Herkes ulaşım ücretini bir kutuya atar ve istediği yere kadar seyahat eder. Bir Fin öğretmeni bana bunun nedenini şöyle açıkladı: “Eğer halka güvenmeyip de Rusya’da ve bütün Avrupa’da olduğu gibi bilet satıcıları ve kondüktörler bulundurmak icap etseydi bunları da kontrol edecek kontrolörler gerekecekti. Biz, kontrolörlere değil, halkımıza, insanımıza güveniyoruz.

 

Finlandiya’da kitap evleri geniş ticari alana sahip. On beş bin nüfuslu bir şehir olan Viburg’da bile on iki tane büyük kitap evi vardır.

 

Finlandiya’da alkollü içki içilmez.

 

Avrupa’da “Uygarlığın kaçınılmaz meyvesi” olarak görülen sokak kadınlarına Finlandiya’da rastlamak mümkün değildir.

 

TARİHTEN İBRET ALMAK

Tarih, uyarmak için bazı milletlerin ve devletlerin acı kaderlerini yazdığı gibi, bazı devletlerin ve milletlerin de herkese örnek olması açısından inkişaflarını yazmaları için aydınlık sayfalar açmıştır.

 

KAHRAMANLAR VE MİLLET

Bazı devletler şiddetli sarsıntılar geçirir ve tarih sahnesinden çekilir. Bazı milletler ise hayatlarını bilgece ve güzellik içinde inşa ederler. Bu örneklerin her ikisi de yalnız devlet adamları, bakanlar, çarlar ve meclis üyeleri için önem taşımayıp, toplum bireylerinden her birini ilgilendirmesi gereken meselelerdir. Erkek ve kadınlar, ihtiyarlar ve gençler, şehirliler ve köylüler, beyin gücüyle ve kaba işlerde kol gücüyle nasırlaşmış ellerle çalışanlar, öyle veya böyle herkesi bir ucundan etkileyen bu meseleler üzerinde fikir yürütmelidirler.

Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin gelişme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının kabiliyetinden veya basiretsizliğinden kaynaklanmaz. Yöneticiler nasıl olurlarsa olsunlar iyi veya kötü, kahraman veya zalim, daima kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, millî ruhun birer kopyasıdır. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri, “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz. Her millet, layık olduğu idareye sahip olur.” denilmiştir.

Crlyle “Kahramanlar ve Tarihteki Kahramanlıklar” adlı ilginç kitabında kahramanlar ve meydana getirdikleri “kült” ve “kültür” kavramları üzerinde durur. Carlyle’a göre halk kitlesi cansız bir kil tabakasıdır. Eğer ona bir sanatçı dokunmazsa, sonsuza dek hareketsiz kalacaktır; ancak Sezar, Napolyon, Büyük Petro, Sokrates ve Hz. Muhammed gibi bir sanatkâr, bir büyük adam ve kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.

Cengiz Han, Moğolları toparlayarak Asya steplerinde milyonlarca insanı yönetimi altına aldı. Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı ve Eski Rusya’yı hakimiyetine dâhil etti.

Peder Pierre de Amien, Kudüs’ü Müslümanlar’dan geri almak için bütün Katolik Avrupa’yı ayaklandırdı.

Martin Luther reformlar yaptı.

Neron ve Kaligul, Eski Roma’yı yakıp yıktı.

Bismark ve Hohemzolern’in politikası Almanya’yı şiddetli sarsıntıların eşiğine getirdi.

Kısaca söylemek gerekirse Carlyle’a göre milletlerin hatta tüm insanlığın tarihini oluşturanlar ruhen güçlü, dâhi kişiler, yani kahramanlardır: İşte Ramsesler, Romulovlar, Themistoklesler, Lutherler, Bismarklar vb. Hep bu tür insanlardır.

Lev Tolstoy ise tersini savunmaktadır. Söylediklerine göre, “Hayatı şekillendiren, olaylara yön veren, onlara kendi rengini ve karakterini veren ayrıcalıklı, lider insanlar, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.”

 

Örneğin; bir optik büyüteç yani merceği ele alalım. Diğer bir isimle tutuşturucu cam. Geniş bir alana yayılmış olan güneş ışığını bir noktada toplama özelliğine sahiptir. Milyonlarca güneş ışığının bir yere odaklanmasından parlak bir nokta oluşur. Bu kuvvetli nokta, ağaç, kâğıt, saman gibi maddeleri tutuşturur; cam, taş ve demiri kızgın hâle getirir.

Her önder, milletinin büyüteci, tutuşturucu camı durumundadır. O, kendi kişiliğinde milletinin genetik özelliklerinden en güzel hasletlerini toplar, bununla dünyadaki milyonlarca insanın ruhunu tutuşturur. Ancak, güneş ışığından yoksun, bulutlu havalarda hiçbir mercek bir kar tanesini eritmeye, bir su damlasına güç yetiremez.

 

Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan küçük ve yoksul bir ülkeyi çarpıcı bir örnek olarak gösterebiliriz. İki milyon nüfusa sahip olan bu ülke Avrupa’nın kuzeyindedir. Sert bir iklimi vardır. İlkbahar bile sürekli sisli ve karlı geçer. Ağustos’tan itibaren soğuklar başlar. Toprağı verimsizdir. Çoğu yerler çıplak granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır. Ülkede maden adına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok emek sarfedilerek yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşunun, kimi zaman da diğer komşusunun emri altında bulunmuştur. Bu ülkenin adı Finlandiya’dır, burası Finlerin topraklarıdır. Finler çetin şartlara sahiptir. Onlar çok sevdikleri bu topraklara “Suomi” derler. Fince’de “Suomi” “Bataklıklar Ülkesi” anlamına gelmektedir.

 

SUOMİ’NİN TARİHİ

18. yüzyılın sonlarına ve hatta 19. yüzyılın kırklı yıllarına kadar Fin kültürü, havasız bir mahzende yetişen bir bitki gibi solgun ve zayıftır. O dönemde Finler, basit okuma-yazma dışında başka hiçbir şey bilmiyorlardı.

Bu durum 1808 yılında Rusya ile İsveç arasında çıkan savaşa kadar sürdü. Rus Çarı I. Aleksandır ordusuyla Finlandiya’nın yarısını ele geçirdikten sonra Bogo şehrinde, bütün Suomi’den seçilmiş delegeleri Fin Millet Mecisi (Seum) altında toplamaya davet edip meclis üyelerine şu soruyu sordu:

“Bundan sonra da İsveç egemenliği altında kalmaya rıza mı göstereceksiniz; yoksa Rus yönetiminin garanti verdiği iç işlerinizde kendi kendinizi yönetme hakkıyla Rusya’ya dâhil olmayı mı istersiniz?”

Fin halkının temsilcileri, Finlandiya’nın Rusya’ya dâhil olmasını kabul etmişler; bunun üzerine Çar  I. Aleksandır, daha İsveçliler zamanında hazırlanmış olan Fin anayasasını gözeteceğine, vermiş olduğu hak ve sözlerde duracağına dair yemin etmiştir.

 

SNELMAN

Genç Fin münevverlerinin en güzel temsilcisi Snelman olmuştur. Birkaç genç Fin öğretmeni, rahibi, avukatı ve memuru toplumu aydınlatmak için ülkenin her tarafını dolaşarak seferberlik başlatır.

Snelman toplumu eğitmek için şöyle seslenir:

“Aydın olmak demek, başına modern şapka takmak, yakası kolalı gömlek, şık kentli kıyafetler giyinmek demek değildir. Aydınlar, halkın beyni konumundadır. Halkımız, size iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir maaş alıp, kafelerde geç saatlere kadar domino ve kâğıt oyunları ile vakit geçiresiniz diye emek sarf etmedi. Böyleleri gerçek aydın değil; ancak küf tutmuş aydın olurlar. Sizler halkın aklını, vicdanını ve enerjisini uyandırmaya mecbursunuz.!

Uyandırınız halkın düşüncesini!

Köylülere, işçilere ve şehirli alt tabakalara daha iyi nasıl yaşayabileceklerini, hayatlarını daha iyi nasıl kurabileceklerini öğretiniz!

Halkımıza hayatın değerini ve onu korumayı öğretiniz!

Bizim çetin Suomi’de her köylünün, her işçinin daha hoş, daha sağlam ve akılcı bir hayatı nasıl yaşayabileceklerini anlatınız!

Halkımıza çalışma yöntemlerinin nasıl olduğunu öğretiniz!

Ucuz ve sağlıklı konutları nasıl yapabileceklerini gözteriniz!

Kendilerinin ve çocuklarının sağlıklarını nasıl korumaları gerektiğini anlatınız!

Mutlu bir aile hayatının nasıl kurulabileceğini, kadının erkeğe, erkeğin kadına nasıl davranacağını ve çocuklarını nasıl terbiye etmeleri gerektiğini öğretiniz!

Halkımızı, dakik, disiplinli ve muntazam olmaya alıştırınız. Vicdanlı olup sıraya riayet etmelerini, kendilerinin ve başkalarının haklarını saygıyla gözetmelerini öğretiniz!

Bütün bunlarda halka bizzat kendiniz örnek olunuz!

Bütün Suomi’yi, bizim geniş ailemiz olarak görünüz!

Unutmayınız ki en yoksul kömürcü, katrancı, dul hizmetçi ve bütün bir Fin milleti sizin erkek ve kız kardeşlerinizdir!

Fin halkını eğitmek ve uygarlık bakımından daha köklü milletler arasına onları dâhil etmek sizin görevinizdir!

Unutmayınız ki halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı oluşu ve sefaleti, bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve suçunuzdur!

 

Snelman, gittiği yerlerde karanlıkları aydınlatmak için lambaları tutuşturuyor, “Fenerleri yakmak için de yağ doldurduğunu” sevinerek ifade ediyordu.

 

Toplum çok ağır hasta. Milletlerin en ağır hastalığı belki de imansızlıktır. Bazı sığ düşünen gençler ve fikren zayıf liberaller, tanrı tanımazlığı, hür düşüncenin bayramı olarak boşuna kabul ederler. Tanrısızlık canın çıplaklığı, ruhun hiçliğidir. İnançsızlık, milletlerin kutsal değerlerini yok ediyor, bunun neticesinde vicdansızlık, kabalık, bencillik, yağmacılık ve bayağı ahlaki gevşeklikler hayatı tehdit eder duruma geliyor.

 

Bir iş için kendilerine müracaat edenleri saatlerce bekletirlerdi. Kaba odacılar bile halka bağırıp çağırıyordu.

-Şef meşgul. Toplantısı var, bekleyiniz.

Kim sabırla beklediyse sonunda şef tarafından kabul edilirdi. Somurtkan, aptal suratlı, uykusuzluktan gözleri kanlanmış vaziyette; ancak hindi gibi şişmiş olan şef, sık sık insanların sözlerini keserek kendilerini ifade etmeye fırsat bırakmadan:

-Yarın geliniz! Bugün meşgulüm.

-Rica ediyorum, ben taşradan geliyorum...

-Yarın! (Daha da keskin bir şekilde kükremekteydi.)

-Fakat benim param yok bekleyemem...

-Size yarın diyorum! Haydi dışarı!

 

Snelman acı bir ironi ile şu soruyu yöneltti:

“Kanunsuzluğun en büyük öğreticisi kimlerdir, biliyor musunuz?”

Sorusunu yine kendi cevapladı:

“Memurların ta kendisidir. Kanunların temsilcileri. Onlar halka kanunlara karşı saygılı olmamayı öğretirler.

 

Genç Fin subayları kışla hayatına yeni teknikler getirip şöyle diyorlardı:

“Kışla bizim aile ocağımızdır. Din adamı için mabed, öğretmen için okul ne ise bizim için de kışla odur.

 

Genç beyinlere ölü bilgiler yüklenmekte: Tarihler, isimler, ölçüler, formüller, ölmüş kanunlar...Okullar, canlı bilgilerin verildiği eğitim ocakları olması gerekirken skolastik yerlere dönüşmüştür.

 

Sokrates’in ve meşhur Herkül’ün resimlerini bulup karşılaştırınız. Sokrates’in büstünde filozof başı dikkat çeker. Geniş, ama olabildiğine geniş bir alın. Burası beynin yeridir. Sanki Sokrates’in beyni kafatasının içine sığmıyormuş da dışarı taşacakmış sanırsınız. İşte Sokrates’in alnı ve kafası bu şekildedir. Bir de Herkül’ün heykeline bakınız. Eski Yunan masallarının bu meşhur kahramanının adaleli yapısından fevkalade etkilenirsiniz. Vücut iri yarı, bacaklar kalın sütun gibi, kollarındaki kaslar deniz halatlarını andırıyor. Omuzları geniş, göğsü kabarık. Boyun, boğa boynu kadar kalın. Fakat başı vücuda göre orantısız bir şekilde küçük, alnı dar. Heykele bakıldığında çok büyük bir fiziki güçle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Fakat entelektüel ve ruhi güçten eser yok, Herkül, sağlam kemik yapısına, güçlü kaslara sahip, muhteşem vücutlu bir insan; ama akıl ve zekâ itibariyle geridir. Ruhi ve düşünce yiğidi değildir.

 

Herkes hayattan bir şey almak ister; ama ona bir şey vermek istemez. Çoğu kimse hayata menfaatçi, yağmacı, sömürgeci ve asalak olarak atılır, hayatın anlamını bu asalaklıkta arar. Böyle hayat anlayışı uzun yıllar boyunca çocuklara aşılanır. Kimler aşılar? Anne ve babalar.

Bu telkinlerle yetişen çocuklar, büyüdüklerinde bencil, kendini düşünen, basit ruhlu, tembel, açgözlü, şehvet düşkünü ve vurdumduymaz olurlar. En sonunda artık hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlılık duymayan, duyarsız gençler olur çıkarlar. Vatana, insanlara, vazifeye, yüce ideallere, ebeveynlere ve hatta kendilerine karşı saygı duymazlar.

“Ne ekerseniz, onu biçersiniz!” Ne pişirirseniz onu yersiniz! Eğer çocukların ve gençlerin aklını ve ruhunu işlenmemiş bir tarla gibi bırakırsanız, orada ısırgan otu, dikenler ve zararlı otlar bitecektir.”

 

Allah’a olan sevgilerinden dolayı büyük ibadet yerleri yapıp sonra da onların önündeki meydanlarda binlerce insanı diri diri yakmışlardı. Bunu da Allah’a olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını söylüyorlardı. Başkaları da Allah aşkına ölüyordu. İnsanlara ve her şeye isyan ettim.

 

ENTELEKTÜELLER VE HALK

Baykuşlar ışıktan hoşlanmazlar, güneş gözlerini acıtır. Bundan dolayı bütün dünyadaki baykuş misali insanlar hiçbir zaman aydınlık düşünceleri ve bilgileri sevip kabul edememişlerdir.

 

Efendiler! İncil’deki hikâyeyi hatırlar mısınız?

Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürdüğü zaman vicdanında ilahi bir ses duymuş:

“Kardeşin Hâbil nerede?  

Kâbil cevap vermiş:

“Kardeşimin nerede olduğu beni ilgilendirmez. Ben onun bekçisi değilim.”

İncil’deki bu sayfa milletlerin hayatında binlerce kez tekrarlanmakta.

Aydın sınıf dediğimiz daha büyük ve kültürlü ağabeylerin vicdanına şöyle bir soru gelmesini diliyorum: Milyonlarca halk kütlesi, sizlerden daha küçük kardeşleriniz, ruhen, aklen ve ahlaken nasıl yaşıyorlar?

Maalesef Kâbil’in cevabı sıklıkla duyulmakta:

“Bizi ilgilendirmez.”

Kendi milletinin terbiyesi ile fazla uğraşmak istemiyorlar. Fakat neticede karşılarına daha büyük musibetler çıkıyor: Sarhoşlar, hastalar ve vahşileşmiş, aydınlıktan nasibini alamamış halk kitleleri...

 

Milyonlarla ifade edilen halk için meyhaneler ve birahaneler açılmış, bu insanları içki ile sulamaktalar. Halkın aklı ve vicdanı zehirlenmekte. Daha güzel hayat için neler yapılabilir, sözleri ise duyulmuyor...

Ve bundan sonra okumuş efendiler, alt tabakadaki halkın nasıl bu kadar kaba, sarhoş, kıskanç, herkese ve her şeye karşı nefretle baktıklarına hayret edip anlamakta güçlük çekiyorlar.

 

“Biliyor musunuz? Finlandiya’nın bugünkü hâliyle, çocukluğumdaki durumunu kıyaslarken şöyle bir tablo karşıma çıkıyor: Büyük eski bir ev...Bütün pencereleri kapalı. Dışarıdan bakıldığında ev terkedilmiş görünümünde, içerisi ise karanlık, nemli, boğucu ve ağır havası olan büyük bir mezarlığı andırıyor. Ancak birtakım genç, cesur ve güçlü insanlar çıkıp geliyor. Yüzleri aydınlık ve neşeli...Pencerelerin kepenklerini çıkarıyorlar, perdeleri çekip, pencereleri açıyorlar. İçeriye güneş ışığı, temiz hava, çiçek kokuları giriyor. Evin içinde her şey canlanıp neşeleniyor. Binanın dışı da yenileniyor. Burayı tehlikeli yer olarak düşünen yabancı insanlar, artık bu evden kaçmıyorlar; bilakis memnuniyetle yaklaşıyorlar, inceleyip hayret ediyorlar.”

Snelman sözlerini şu şekilde bitirir:

“İşte böyle olağanüstü değişim her ülkede, her bölgede, en unutulmuş köşelerde bile yapılabilir. Bunun için yalnız canlı, dinamik, yüksek ruhlu, yorgunluk bilmeyen, kültür işinde çalışmak isteyen insanlara ihtiyaç vardır.”

 

KENDİNİ HALKIN SAĞLIĞINA ADAYAN DOKTOR

Her taraf mağara insanlarının yaşantısını andırır.

Kayalarla kaplı yerlerde kaba taşların yığılmasıyla elde edilen girintilerin mesken olarak kullanıldığını görür. Buraların kapıları alçak, penceresiz veya çok küçüktür. Çerçeveler ince ve çok kötüdür, her taraftan rüzgâr girer. Bu evlerin çatısı yağmurlu havalarda akar, kışınsa karla dolar.

Cam nadiren görülür. Penceredeki deliklere yağlı kâğıtlar, naylon, deri ve bez parçaları gerilmektedir. Tamamen açıkta olanlar da az değildir.

Hiçbir yerde borulu soba yoktur. Sadece taş veya topraktan yapılmış bacasız ocaklar vardır. Duman yerden tavana kadar bütün odayı kaplayıp, çatıdaki boşluktan çıkar. Herkesin gözü yaşarmaktadır. İnsanlar nefes almakta güçlük çekmektedir. Üst başları ise is içinde kalır.

Köylüler, hep aynı elbiseyle çalışır; yemek yer ve yatarlarmış. Yıllarca banyo yapmazlarmış. Çamaşır yıkama alışkanlıkları da yokmuş, üst başları parazitle doluymuş.

Trahom hastalığından çok çekerler, sık sık üşüttüklerinden dolayı veremden hastalanırlarmış. Su kuyuları tuvaletlerin hemen yanındaymış. Sular mikroplu olduğundan tifonun önüne geçilemiyormuş. Çocuklar arasında dizanteri, difteri, kızıl ve çiçek hastalıkları yaygınmış. Binlerce küçük çocuk ölmekteymiş. Bütün toplum hastalıklarla boğuşuyormuş. Doğumlar çok fakat beslenme yetersizmiş. Buna rağmen berbat bir şekilde içki de içiyorlarmış.

Halk arasında sağır-dilsiz, kör, kambur, geri zekâlı ve sakatların sayısı fazlaymış; cüzzamlılara da rastlanmaktaymış.

 

Bir “eve” girildiğinde üç çocuğun kuru toprak üstünde kızıl hastalığından yattığı, aralarında annenin doğum sancısı çekmekte olduğu görülmekte. Baba ise bir tarafta sarhoş vaziyette oturuyor.

Ona:

“Utanmıyor musun? Evinde bu kadar ıstırap yaşanırken içki içilir mi?” diye sorulduğunda sarhoş homurdanarak:

“Sen de burada biraz yaşa, görürsün. Yalnız içmekle kalmayıp, içkinin içinde boğulursun. Bizim hayatımız ayıkken çekilmez” diye cevap veriyordu.

Başka bir kulübede, başka bir manzara:

Anne veremin son devresine gelmiş, kan tükürüyor, başını yastıktan kaldıramıyor. Baba tifoya tutulmuş, sayıklamakta. İki hasta da yerdeki paçavralar üzerinde yatıyor. Karyola filan yok. İkisi arasında, biri bir yaşında, diğeri iki yaşında kız çocukları yatıyor. İkisi de birer canlı iskelet gibi.

Komşulardan hiçbiri hastalarla ilgilenmek istemiyor. Artık bu hâle alışmışlar. Bunun yanında herkesin evinde bir acısı var.

Bir yerde çiçek veya tifo gibi bulaşıcı hastalık salgınlaşınca hükümet oraya iki üç doktor gönderiyor. Halk ise bu duruma kızıyor:

“Bu aşıları niçin yapıyorsunuz? Çocukları tedavi etmeyiniz, bırakın ölsünler, açların sayısı azalmış olur. Siz asıl bize, büyüklere yardım edin.”

Tedavi ve yardım görmek için neredeyse her evden hasta geliyor. Kiminde frengi yaraları veya uyuz, kimilerin gözleri irileşmiş, kimisi de kansere yakalanmış ve buna benzer birçok vaka.

 

PROTESTAN PAPAZ MACDONALD

Sürekli imkânsızlıklar insanı vahşileştirir. Aslında tabiat olarak insanlar noksan, kötü ve aşağılık değildir. Sadece bastırılmışlar. Ağır çalışma şartları, mahrumiyetler, toplumun onları hor görüp ihmal etmesi, onları lime lime edip üzmüştür. Ruhları öfkeyle dolmuştur ve bu öfkelerini kendilerinden daha zayıf olanlara dökmeye her an hazırdırlar.

Kısa bir zaman içinde bile olsa hâllerini unutmak istiyorlar, bunun için de içiyorlar. Zorluklarla ter dökerek kazandıkları az bir parayı sarhoş hâldeyken düşüncesizce saçıyorlar.

 

Kuruyan ırmaklar vardır, yataklarındaki sular çoktan ama çoktan çekilmiştir; buna rağmen onlara yine de “ırmak” denilir. İşte aynı şekilde bizimkiler de “kuru” hıristiyanlardır. Allahsız, peygambersiz, imansız hıristiyanlar onlar, Allah’a ihtiyaç duymadan hayat sürüyorlar.

 

Hz. İsa’nın sürekli tekrar ettiği duygu, sevgi duygusudur. O. “Sevin, sevin, sevin! İnsanlığı sevin! Her insanı sevin! Her canlı varlığı sevin, bütün dünyayı sevin! Gökteki yıldızları, yerdeki kum taneciğini, ağacı, taşı sevin. Her şeye hayat vereni sevin! Her şeyi sevin! Allah’ı ve yakınlarını sevin! Dinin hakikati, bu aşktadır. İnsanı, insanları, halkı, dindar yapan aşktır. Aşk bizi diğer canlılarla etkileşime geçiren çok önemli bir duygudur” demiştir.

 

Herkes hayatın ağır şartlarından, ıstıraplarından ve usulsüzlüklerinden şikâyet ediyor; fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor. Hiç kimse hayatı düzenleyip, daha yaşanır hâle getirmek istemiyor. Sanki bizler birer hâkim gibi hayata dışarıdan bir seyirci gibi bakıyoruz. Herkes büyük işler, büyük insanlar, büyük mutluluklar hayal edip, beklenti içinde. Fakat neredeyse hiç kimse kendini veya çevresini geliştirme adına en azından bir milimetre yükseltmek için çaba sarf etmiyor. İnsanlar vergi vermek istemeyen vicdansız mükelleflere benziyorlar.

 

“Sizler de canlı lamba gibi olunuz. Hayatın hangi noktasına konulduysanız her biriniz işinizde iyi olun, yanın ve etrafınızı aydınlatın.”

Soba yakıtla dolu olduğu zaman, “Ne yapmalıyım?” diye sormuyor. Evi ve insanları ısıtıyor. Genelde hayatın soğuk geçtiğini düşünürsek, sizler de canlı soba olunuz ve ruhları ısıtınız.”

 

İnsanları kötülük yapmaktan alıkoyan imandır, insanlarda ve milletlerde dini inanç yoksa bilim, teknik, felsefe, sanat ve politika insanların ıstıraplarını dindiremez.

 

EZELİ MÜCADELE

Sen paratoneri bilirsin. Dâhi insanlar kontrol edilemeyen elektriği zapt etmişler. Elektriği, aynı atları ve öküzleri arabalara dizginler gibi hakimiyetleri altına almışlar. Elektriği iradeleri doğrultusunda yıldırımsavarlara yönlendirmişler. İnsanlar aynı yıldırımsavarlar gibi, şehirsavar, karsavar ve yağmursavar tarzında yenilikleri bulacaklardır. Sıcak ve kuru çöllerde yağmur yağdırma çarelerini bulacaklar. İnsanlar nasıl ki makineleri kullanıp, kazanlardaki buhar basıncından veya elektrik gücünden yararlanıyorlarsa, ilerde birçok ülkede sıcaklık derecesini kontrol edecekler. İnsanlar depremlerin sebeplerini tespit edecekler ve bu sebepleri ortadan uzaklaştırma yollarını bulacaklardır.”

 

“Şu an

Yorum Yaz