| Alhaz, Yeşil-Mavi-Erguvan Hattı'nda |
Elveda SelânikKitabın Adı: elveda Selanik -bir masal dünyasından geriye kalan anılar- Yazarı: Leon Sciaky Türkçesi: Ünsal Eriş, Osman Çetin Deniztekin Yayınevi: Varlık Basım yılı: 2006 Sayfa adedi: 263 Leon’un babası Selânik’in varlıklı Yahudi tüccarlarından biridir. Yahudilerin ticarette ne kadar becerikli olduklarını bilmeyenimiz var mı ki? Babadan oğula miras şeklinde geçen bir özelliktir onlarınki. Leon, Selânik’te geçen çocukluğu ve ilk gençliğinden, değişik din, kültür ve ırktan insanların bir arada yaşamalarından özlemle bahsediyor kitabında. Olumsuz tek söylemi Sultan’a karşı, özellikle Sultan Abdülhamit’e karşı. Balkan Savaşı’ndan kaçan Türkler Anadolu’ya kaçarken Sciaky ailesi de Amerika’ya göçüyor. Selânik’teki debdebeli yaşam yerini mütevazi bir yaşama bırakıyor. Sciaky Ailesi’nin yaşamından çok yakın tarihimizle yüz yüze gelmek çok heyecan vericiydi. Müslümanlar ve Yahudiler haricindeki Osmanlı Sultanı’na başkaldıran Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar, Ermeniler ve Yunanlılarla işbirliği yapan Jön Türkler’in mirasçısı İttihad ve Terakkiciler… Nihayet meşrutiyetin ilânı ve gücün İttihad ve Terakki’nin elinde toplanması… Bu defa Balkanlar’daki azınlıkların bir zamanlar aynı safta yer aldıkları İttihad ve Terakki yönetimine baş kaldrışları… Balkan Harbi ve Osmanlı’nın çöküşünün başlaması… İbretle okunacak bir eser bana göre. Kitabın arka kapağından alıntı: Atatürk’ün doğum yeri oluşunun yanı sıra, Sabetaycılık meselesi yüzünden de ülkemizde sıklıkla gündeme gelen Selânik şehri, Doğu ile Batı’nın buluştuğu yerde, birbiriyle çatışan güçler ve çıkarlar girdabında bir vaha, farklı halklardan oluşan renkli bir dünyaydı bir zamanlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi, Sefarad Yahudileri’nin de kültürü açısından tam bir merkezdi. Leon Sciaky, bu kitabında bizi Türk şeyh ve dervişlerin, Yahudi tüccar ve hahamların, Maxar devrimcilerin, Bulgar çiftçilerin, Rum rahiplerin, Kürt bakkalların, Arnavut oduncuların ve Fransız okul müdürlerinin birlikte yaşadığı bir masal dünyasıyla tanıştırıyor. Selânik’te geçirdiği mutlu çocukluk dönemini ailesinin geçmişi ve tarihsel olaylarla iç içe dokuyarak anlatırken, bir yandan da İspanya, Portekiz ve İtalya’dan sürülüşlerinin ardından Osmanlı topraklarına göç eden Sefarad Yahudilerinin yerleştikleri yerleri yurt edinip kültürlerini nasıl yaşattıklarını yalın ve içtenlikli bir ifadeyle dile getiriyor. Bitmek bilmez çatışmalar, savaşlar nedeniyle ailece “elveda” demek zorunda kaldıkları Selânik’in ınutulmaz bir portesini çiziyor. Kitaptan alıntılar: Okuyacağınız anılar size kayıp bir şehri anlatacak. Leon Sciaky’nin Selânik’i artık yok. Bugünkü Yunanca adıyla Thessaloniki, nüfusunun çoğunu Yunanlıların oluşturduğu bir Yunan şehri. Leon Sciaky’nin çocukluğunda, yani 1900’lerin hemen öncesinde ve sonrasında, şehir Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Sciaky’nin Selânik’i çok dilli bir dünyaydı. Şehrin kalabalık sokaklarında ve caddelerinde Türkçe, Arapça, Yunanca, Bulgarca, Fransızca, İbranice ve İspanyolca konuşulurdu. Son iki dil, Selânik’in –ve de Sciaky ailesinin- sıra dışı tarihine ışık tutan bir ipucu barındırıyordu. 1890’da, şehrin 100 000 kişilik nüfusunun yaklaşık yarısı Yahudi’ydi; bu insanların birçoğu da, şehrin uzak ülkeler ve denizaşırı diyarlarla ticaretini yürüten bankerler ve tüccarlardı. 1492De İspanya’dan, 1493’te İtalya’dan ve 1947’de Portekiz’den sürülmüş Yahudilerin soyundan gelen Selânik Yahudileri, Ladino diye bilinen 15. yüzyıl İspanyol lehçesini konuşurlardı., (…) Bu barışçıl birliktelik, şehrin zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak bir köşesinde olmasının yanı sıra, imparatorluğun Yahudilere ve diğer azınlıklara karşı takındığı görece liberal tutumdan da kaynaklanıyordu. Ancak bu sakin birliktelik uzun sürmeyecekti. 1908’de, hırslı ama tecrübesiz Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu’na Meşrutiyet’i getirmeye çalıştılar. 1911’e doğru bu idealist gençlerin ülkeye milliyetçiliği sokmaktan başka bir şey yapamadıkları anlaşıldı. 1912-1913 Balkan Savaşları’nda Yunanlılar, Bulgarlar, Türkler, Slavlar ve Romenlerin toprak ihtirasları arttıkça, bu etnik gruplar arasındaki koalisyonlar çökmeye başladı. Savaşlar, modern Türkiye’nin kurulması ve İstanbul’un batısındaki Osmanlı topraklarının neredeyse tamamının Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşılmasıyla sonuçlandı. Selânik ve o zamanlar Makedonya denilen bölgenin büyük bir kısmı Yunanistan’a geçti. Yeni Yunan topraklarının hızla Helenleşmesi, I. Dünya Savaşı’nın kargaşası, 1917’deki yangında şehrin büyük bir kısmının yok olması, yüzyıl sonu Selânik’ini, Sciaky gibi şehir sakinlerinin dimağına kazıyan hatıralar arasında yer alıyordu. (…) II. Dünya Savaşı’nda, şehrin 50 bin nüfuslu Yahudi topluluğundan geriye kalan 1600 kişi dışında herkes, Nazi ölüm kamplarında hayatını kaybetti. Bugünlerde Selânik’te 1200’den az Yahudi yaşamakta.’ (Yayıncının Notu) (Sy. 6-7) Daha birkaç dakika önce, güneş gurup kızıllığını zeytinlerin arkasından salıvermiş, bhçeninasmalı duvarlarına kan kırmızısı şeritler çizmeye başlamıştı. Sokağın karşı tarafındaki pencereler, bu kızıl ateşi yakalamış, çiçeklerin diplerine ve fundalıkların arasından giden patikaya döküyordu. Bu kızılca kıyamet anında sanki hem batı, hem de onun doğudaki aksi aynı şiddetle kavruluyordu. O kısacık anda bahçedeki gölgeler büyü yapılmışçasına kayboluvermiş gibi göründü, eşya katılığını yitirdi. Duvar dibinde sıralanan eğrelti otları, güller, rengârenk güvercin otu ve semizotu öbekleri, düşsel bir kırmızı boya fıçısına daldırılmış kadifemsi bir halı haline geldi. Artık yalnızca zeytin ağaçlarının arkasında incecik bir iz görünüyor. Bir de göğün doğu tarafındaki pamuksu bulutlar tutuyor aydınlıktan geriye kalanları. Yine de bitmekte olan gün sanki yeni bir güne gebe.’ (Sy. 11) ‘ “O içindeki küçük bir sestir, kötü davrandığın zaman sana söyler. İşte Tanrı odur,” derdi.’ (Sy. 14) ‘Kapıdakinin kim olduğunu herkes tokmağın dilinden anlardı Cuma günü velimetlerini dolaşan dilencinin tak-takını ikindi vakti uğrayan çağrılı misafirlerin kibar tıklatışını, teslimatçıların kayıtsız çalışını, doktorun ve kibar bir beyefendinin öksürüğünü andıran ağırbaşlı vuruşunu ya da Beyefendi’nin sert, sabırsız çarpışını hemen tanırlardı.’ (Sy. 16-17) ‘Tellâl çok önemli biriydi. Onun kapıya her gelişi büyük bir telâşa sebep olurdu…Getirdiği haber hayır mı şer mi, kimse bilemezdi Bir oturma davetiydi belki, bir doğum haberi ya da sevdiğimiz birinin acı ölüm haberi de olabilirdi.’ (Sy. 18) ‘Ne büyük nimetti şu yeni tren yolu!... Köylüler, daha düne kadar sessizce uyuklayan vadilerinden dumanını salıp tiz düdüğünü çalarak hızla geçen bu çelik canavar karşısında halâ korkuyla karışık bir heyecana kapılıyorlardı. Ta uzaklardaki köylerinden atla Sarıköy’e gelip, bu mucizeyi görmek için saatlerce bekliyorlardı. Günde iki kez makas değiştirmekle görevlendirilen Sarıgöllü İboş Ağa birdenbire pek önemli bir şahsiyet oluvermişti.’ (Sy. 18-19) ‘Hey gidi günler hey! Daha geçen yıl şu bizim halayıklar, ellerinde toprak testileriyle su doldurmaya çeşme başına koşmuyorlar mıydı? Şimdiyse tek yapmaları gereken, evyedeki musluğu çevirmekti. Yine de pahalı bir lüks sayılırdı tabii bu, herkesin edinebileceği şey değildi. Bulaşıklar ve iki haftada bir banyo için kuyudan su çekilirdi de, keçi derisinden kova yine mesai yapardı. Ya biraz geç de olsa gelen şu yeni aydınlatmaya ne demeli, şu borulardan akan esrarengiz gaza?...’ (sy. 21) ‘Yüzyıl artık sona eriyordu. Batı, sinsice hayatlarımıza sızıyor, harikalarıyla Doğu’yu cezbetmeye çalışıyordu. Fısıltıları şimdilik duyulmayacak denli hafifti. Kamaşmış gözlerimizin önünde mucizevi icatlarını ve büyülü ilmini sallayıp duruyordu. Pırıltısı gözümüzü alıyor, ürkekçe sirenlerin şarkısını dinliyorduk…’ (Sy. 25) ‘Ateş maşaları, sacayakları ve hindi tüyü yelpazelerinden oluşan koleksiyonunu omuzuna atan çingene hırdavatçı, çeşmenin önünde durmuş, avucunu musluğa dayayıp susuzluğunu gidermeye çalışıyordu. Yan sokakta sütçü, terkisine parlak keçi derisi bir heybe asılı eşeğini takip ediyordu bezgin bir tavırla. Piyade subayı, kar bıyıklarını bükerek, başı havada, alçak dağları ben yarattım edasıyla kasıla kasıla Konak’a doğru yürüyor, kılıcı arnavut kaldırımına sürttükçe şıngırdıyordu. İranlı macuncu sokağın köşesine kurmuştu tezgâhını. Yuvarlak bir tepside bölümlere ayrılmış regârenk şekerlemeler, iştahı kabarmış birkaç çocuğu çevresine topluyordu.’ (Sy 26) ‘Az ötede kalaycı, mangalını daracık kaldırıma kurmuştu. Çuval bezinden torbasının üzerine çökmüş, tutumlu ev kadınlarının getirdiği tepsi ve tencereleri kalaylamakla meşgulü.’ (Sy. 27) ‘Geniş yapraklı otların arasında sürünen küçük yeşil yılan, sıcak taşın üzerinde kareketsizce yatan lâtif desenli kertenkele, ağacın gövdesine tutunmuş salyangoz ve ardında vıcık vıcık bir iz bırakan sümüklüböcek, ince bir dalın altında cırlayan ağustoz böceği, mis kokan çiçeklerin tepesinde tedirgin bir biçimde kanat çırpan kelebek; buların tümü, beni anlatılmaz duygularla dolduran gizemli bir dramanın aktörleriydi.’ (Sy. 33)
‘Brazikas dediğimiz kurşun dökme töreni benim için yeni sayılmazdı.’ (Sy. 44) ‘Bir de pavolia istemek yok, biliyorsun onlar pavolia kullanmıyorlar. Pavolia, yatma vakti gelince her odada yakılan bir gece lâmbasıydı. Bir su bardağındaki zeytinyağı tabakası üzerinde yüzen, küçük bir kulpla tutturulmuş minicik fitil, duvarlarla tavanda korkutucu gölgeler oluşturan zayıf bir ışık yayardı.’ (Sy. 51) ‘Şafak vaktinden beri Müslümanlar ne ağızlarına bir lokma alabilmiş, ne dudaklarını ıslatabilmiş, ne de sigara ve nargilesinin keyfini çıkarabilmişti. Oruca ve ibadete adanmış Ramazan ayındaydık. Minareden müezzinin sesi geliyordu. Lâ ilâhe ill’Allah, Muhammedü’r Resulullah Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhammed onun elçisidir. Kalabalık bir an sessizleşti. Bir kez daha abdest alıp, paklanmış yüzlerini Mekke’ye dönerek Allah’a yakarma vakti gelip çatmıştı. Elhamdülillâh! Biraz sonra güneş Vardar’ın bataklıkları ardında kaybolup gidecek ve ardından eğlenceler, ziyafetler başlayacaktı.’ (Sy. 53) ‘ “iyi bir nam, bir kuşak dolusu altından kıymetlidir.” ’ (Sy. 57) ‘ “Haydi hayırlısı olsun, satıyorum!” “Sen de bereketini gör, alıyorum.” Pazarlık el sıkışarak sona ererdi. Kimse kontrat ya da yasal bir belge imzalamayı düşünmezdi. Kişinin sözü yetmez miydi? Bir çelebiden bir kâğıt parçasıyla taahhüt istemek hakaret sayılırdı. Kim sözünden dönecek kadar şerefsiz olabilirdi ki? Bu, ticarî ve sosyal anlamda intiharla eşdeğerdi.’ (Sy. 62) ‘Tıkırdayan süt ibrikleriyle yüklü eşeğiyle birlikte sütçü, köşelerdeki gaz lâmbalarının aksakallı, sarıklı görevli tarafından yakılmasından hemen önce çıkagelirdi. İkinci heceyi bastırıp, mahzun bir iç çekişle uzatarak melankolik bir biçimde “süt-çii” diye seslenişi, anasından ayrı düşmüş bir buzağının ağlamaklı iniltisini anımsatırdı.’ (Sy. 80) ‘Şu meşhur Nasreddin Hoca bir keresinde parasız kalmış. Pazara gidip bir sürü aptalca şey aldığından, alacaklıları ödeme yapması için sıkıştırıp duruyormuş. “Valla”, demiş Hoca kendi kendine “iyisi mi kadıya gideyim, zaten arkadaşımdır, bakayım bir lira alabilir miyim ondan?” Kadı, Hoca’yı kibarca karşılamış, ona ikramda bulunmuş, ricasını dinledikten sonra da, “Hoca, şu divanın üstündeki şiltenin altına bir bak hele,” demiş. Nasreddin Hoca şiltenin ucunu kaldırmış, altın bir lira bulmuş, çantasına koyup teşekkür ve dualar ederek Kadı’nın yanından ayrılmış. Aaylar sonra kapıya dayanan ısrarlı alacaklılar Hoca’yı gene aynı durumda bulmuşlar, o da bir kez daha yardım istemek için Kadı’ya gitmeyi düşünmüş. Arkadaşı onu gene iyi karşılamış ve ağırlamış bir güzel. “Para mı, olur” demiş Hoca’ya. “Dostlar ne gün içindir? Şu divandaki şiltenin kenarını kaldır bakalım Hoca.” Hoca kendine söylenileni yapmış. “Aman Kadı!” demiş, “Bunun altında bir şey yok.” “Aldığın parayı geri koymuş muydun?” diye sormuş Kadı. Hoca geri vermediğini kabullenmek zorunda kalmış. “O halde bulmayı nasıl ümit ediyorsun?” demiş Kadı.’ (Sy. 85) ‘Teneffüsün en parlak kısmı ise macuncunun gelişiyle başlardı. Çok geçmeden, dümdüz fesinin üzerindeki halkada dengelenmiş büyük tahta tepsiyle yanımıza varırdı. Tepsisini üçayaklı sehpasına koyar koymaz da, çocuklar bergamotla tatlandırılmış yarım kuruşluk renkli macunları ya da kahverengi muşambaya benzeyen kuru kayısı ezmesi pestil tabakalarını almak için etrafında toplanırdı.’ (Sy. 86) ‘O sıralarda diğer okullarda, okul kuralları çiğnendiği zaman çocukları cezalandırmak için hâlâ falaka kullanılıyordu. Demir bir çubukla tutturulmuş iki menteşeli halka suçlunun ayak bileklerine takılır ve belli bir süre öylece bırakılırdı.’ (Sy. 87) ‘ “Neden ateş ediyorlar baba?” “Bu bir gelenektir. Rumlar Paskalya’nın gelişini böyle kutlar.” Sonra, gülümseyerek Boileau’nun bir sözünü tekrarladı, “Ölüleri kutsamak için yaşayanları öldürüyorlar.” ’ (Sy. 92) ‘Ama Türk müziği daima hazin ve ağırdı, kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyen göçebelerin o kendine özgü nostaljik tınısıyla yüklü olan ve zihinlerde üzüntüyle Turanlı atalarının gezip dolaştığı bozkırları canlandıran bu müzik, içinde mutlu ve güvenli olduğum bir dünyayı anlatırdı.’ (Sy. 97) ‘Bir kez daha bahar gelmiş, masmavi gökyüzüyle ılık sağanakları da beraberinde getirmişti. Doğa kinini ınutmuştu, bitkin düşmüş canlıları şefkatle kucaklıyordu artık. Sınıfımızın önündeki terkedilmiş bahçenin çınar ağacı yepyeni, pırıl pırıl bir yeşil mantoya bürünmüş, kırlangıçlar da çamurdan yuvalarını dam saçaklarının altına çoktan yapmışlardı.’ (Sy. 111) ‘Türkler gayri Müslimleri asimile etmek için hiçbir çaba harcamamış, onlara şeriatı kabul ettirmek gibi bir girişimleri de olmamıştı.’ (Sy. 125) ‘Sanılanın aksine Müslümanlar, diğer milliyetlere ve inançlara karşı her zaman Hıristiyan dünyasından daha hoşgörülü olmuştu. Türklerin Avrupa’ya gelişleriyle birlikte, yerli Yahudi nüfusu hızla artmış, başka yerlerde rahat yüzü görmeyen Yahudilerin Müslüman imparatorluktaki misafirperverlik ve özgürlükten yararlanmak üzere göç etmesiyle gitgide büyümüştü.’ (Sy. 126) ‘Sahtekârlıkla suçlanan Sabetay, daha sonra Arnavutluk’taki Dulcigno kasabasına sürülmüş ve orada gözlerden ırak bir biçimde ölmüştü. Mesih’e inanan birkaç bin mümin onun din değiştirmesi yüzünden yıkılmamış, aksine onun izinden giderek görünüşte Müslüman olmuştu. Selânik’te yaklaşık on beş bin kişi, Sabetay’ın yeniden ortaya çıkmasını beklerken olası misillemelerden kaçınmak için Tevrat’ı Kur’an ile değiştirmişti. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Selânik’te yaşayanlar, atalarının ana dili İspanyolcayı kullanmaktan vazgeçmişlerdi, günlük hayatlarında Türkçe konuşuyorlardı. İbraniceyi bâtınî uygulamalarda gerekli bir dil olarak korumuşlardı ve büyük bir gizlilik içinde, çok iyi saklanmış sinagoglarda hahamların yönettiği esrarengiz ayinlerde bir araya geliyorlardı. Aralarından iş adamı ve tüccar olan yaklaşık on sekiz bin kişi, asla birbiriyle kaynaşmayacak üç ayrı mezhep oluşturmuştu. Bu insanlar, din sapkını olduklarından şüphe edip onları “Dönme” diye adlandıran gerçek Müslümanlardan ve dinlerini inkâr edenlerle ilişkiyi kesen Yahudilerden uzak duruyorlardı. Kendilerine “Maminim”, yani gerçek inananlar diyorlardı. Selânik’te Türk egemenliğinin sona erdiği 1912 yılına kadar, yedi kişilik bir heyet her sabah şehrin kapısına giderek, belki o gün döner diye Sabetay Sevi’nin yolunu gözleyecekti.’ (Sy. 133-134) ‘Osmanlı devlet, gayri Müslimlerden vergilerin ödenmesi dışında bir şey istemediği, onları askere almadığı, ülkenin iç işlerine tam olarak katılım göstermelerine izin vermediği için, ulusal birlik fikrini aşılayamamış ve bir ulus yaratamamıştı.’ (Sy. 147) ‘Çeşmenin dört bir yanı geçici tezgâhlar tarafından kapılırken, pazaryeri çok geçmeden dolardı. Hububatlar, çuvallar dolusu saf yün, canlı kümes hayvanları, dağlardaki Todrak’tan gelen ipek kozaları, tahta tabaklar, yayıklar, tenekeden gaz lâmbaları, geniş karınlarında suyun soğuk ve taze şekilde muhafaza edildiği sırlanmamış kırmızı testiler, yük arabalarının aşağı sarkıtılmış inme tahtaları arasına bağlanmış atlar, eşekler, keçiler; hayatın tüm gerekleri, köylülerin tüm varlığı pazarlık konusu olur ve bağırmalar, nükteler, kahkahalar, yeminler eşliğinde çekişe çekişe alınıp satılırdı. Koyun sürüsü gibi birbirine sokulmuş kalabalık, alçalıp yükselen bir fes ve sarık denizi oluştururdu.’ (Sy. 155-156) ‘Sürgünün açıldığını duyduk, ama dedem girmeye yeltenmedi. Orada öylece yere bakarak durdu, bekledi. Kısa bir süre sonra aynı sesin “Saklanın, namahrem!” diye bağırarak uyarıda bulunduğunu duyduk ve içerideki hanımlar haremliğe çekilirken, parke taşlı avluda koşturan tahta takunya sesleri geldi kulağımıza. Ortalık tekrar sessizleştiğinde, “Gel, içeri girip şu güneşten kurtulalım,” dedi dedem, kapıyı iterek. Bu sade insanlar hep aynıydı. Ne kadar fakir olurlarsa olsunlar, kapıları misafire açıktı. Hasan Obası’nda, Kara Mahmutlu’da, Yağcılar’da, dedemin beni götürdüğü bütün o küçük, Müslüman dağ köylerinde aynı sıcak ve doğal misafirperverlik hâkimdi. Müslüman evlerinde nasıl davranılması gerektiğini öğrenmiştim. Avludan geçerken etrafa bakınmamayı, hanımların misafirleri gözetlediği o kafeslerin ardındaki pencerelere bakmamayı öğrenmiştim. Selâmlığa ve bize ayrılan alçak tavanlı, kireçle sıvanmış kare odalara girmeden ayakkabıların sundurmada çıkarılacağını biliyordum. ‘ (Sy. 159) ‘Sağ elini uzatıp sırasıyla dudaklarına, alnına ve göğsüne dokundu; bu, hakkımızda iyi konuştuğu, bizi düşündüğü ve kalbinde yerimiz olduğu anlamına geliyordu.’ (Sy. 160) ‘Ancak ev sahibi davet etmeden yemeğe başlamak yakışık almazdı. “Buyurun, buyurun!” dedi Süleyman Ağa ve ev sahibi tabağa ekmeğini batırıncaya kadar herkes bu daveti yanındaki kişiye tekrarladı.’ (Sy. 161) ‘Bir Türk köyü ne kadar da kadınsız bir dünyaydı! Hanımların orada olduklarını bilirdiniz, varlıkları her yerdeki küçük dokunuşlarından anlaşılırdı: dar pencerelerdeki emprime perdelerden, astarlanmış yorganlardan, etrafınızdaki örgü işlerden. Ama asla ortalıkta görünmezlerdi ve kendilerinden nadiren bahsedilirdi.’ (Sy. 163) ‘Abdülaziz saltanatının sıkıntılı geçen son yıllarında anavatandan kaçmak zorunda kalan ve Paris, Londra, Cenevre’de öğretmenlik ve benzeri işler yaparak kıt kanaat geçinen liberaller, ülkenin durumunu görüşmek, onu tutsak eden prangaların çözüleceği günü tasarlamak üzere ara sıra bir araya geliyorlardı. Meşrutiyetin askıya alındığı 1878 yılından 1891’e kadar, kendilerine Jön Türkler diyen bu adamlardan çok az haber alınmıştı. Ancak 1891’de bu liberal topluluk Cenevre’de bir araya gelerek İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni kurdu. Gündemlerindeki birinci madde, iç karışıklıklar ve Avrupalı güçlerin açgözlülüğü nedeniyle tehdit altında olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasıydı.’ (sy. 193) ‘1903’te Ermeni Cemiyeti Jön Türklerle kader ortaklığına karar verip İttihat ve Terakki Cemiyeti ile koalisyon kurdu.’ (Sy. 194) ‘Aralık 1907’de Paris’te yapılan bir kongrede, tüm devrimci gruplar arasında o çok arzu edilen anlaşma sağlandı. Abdülhamid’in istibdadına karşı beraber çalışacaklar, Türkiye’deki tüm milletlerin eşit siyasi haklar edinmesini amaç belleyeceklerdi.’ (Sy. 194) ‘İlk aleni isyan hareketi, 4 Temmuz 1908’de, Manastır vilâyetinin küçük bir kasabası olan Resna’da meydana geldi. Burada düzenli orduda binbaşı olan Niyazi Bey, milliyeti ve dini ne olursa olsun tüm halklara özgürlük vaat eden, düşmana karşı ortaklaşa hareket etmek amacıyla da tüm devrimci grupları kendi komutasına çağıran bir bildiri dağıttı. (…) Gönüllülerden, dağlılardan, çobanlardan, asker kaçaklarından, Hıristiyanlardan, yahudilerden ve Müslümanlardan oluşan büyük kuvvetler Niyazi Bey’in hareketine katıldı… Ertesi gün Selânik’ten sultana kesin bir ültimatom gönderildi. Bu ültimatomda, Mithat Paşa’nın 1876 Anayasası’nın yirmi dört saat içinde tekrar yürürlüğe konması isteniyordu. Zatışahanelerinin bu isteği geri çevirmesi halinde, İkinci ve Üçüncü Ordu birlikleri İstanbul2a yürüyecekti. 24 Temmuz (1908) sabahı, büyük haber imaparatorluğun her köşesine ulaştırıldı. Hürriyet ilân edilmişti.’ (Sy. 196.197) ‘Dört yüzyıl önce II. Murat’ın hizmetindeki Venedikli zanaatkârlar tarafından eski hisar arazisine yeniden yapılan Beyaz Kule şuradaydı işte.’ (Ziyaret etmek kısmet oldu, Selânik’in çoğu yerinde silinmiş olmasına rağmen kuledeki Osmanlı izleri duruyor ) (Sy. 201) ‘Rumlar, Bulgarlar, Türkler, Yahudiler, Ermeniler ve Arnavutlar kelimenin tam anlamıyla kendilerini birbirlerinin kollarına atmış ve sevinç gözyaşlarıyla kucaklaşıp, birbirlerine “Kardeşim” diye hitap etmişlerdi. Caddeler ve meydanlar binlerce yürekten kopup gelen coşku dolu, sevinçli ilâhilerle çınlamış, her dilde şükran duaları okunmuştu. O kadar uzun süredir siyasetten bihaber yaşayan bu insanların çok azı meşrutiyetin ne demek olduğunu anlasa da, hepsi özgürlüğün anlam ve önemini hissedebiliyordu. Bu, ayrımcılığın ve adaletsizliğin sonu olacaktı. Yıkıcı mücadelelerin ve kan dökmelerin, nefretlerin sonu olacaktı. Bu insanlar nefret etmekten bıkıp usanmıştı. Barış içinde yaşamak istiyorlardı. Hayat, farklı dillerde konuşan adamlar arasındaki bitmek tükenmek bilmez kavgalardan ibaret değildi. ’ Bu çılgınlığın sorumlusu Hamidiye Rejimi’ydi. (Sy. 202-203) ‘Eskiden bilinmeyen vatan gibi Türkçe sözlükler ve kimsenin telâffuz etmeye cesaret edemediği başka sözler artık bas bas bağırılıyordu. Yaşasın Hürriyet, Adalet, Müsavat! …Müslüman hocalar, softalar ve dervişler, Ortodoks rahipler ve Yahudi hahamlarla kol kola yürüyorlardı.’ (Sy. 203) ‘Meşrutiyet ilân edileli üç ay olmamıştı ki, Balkanlar’da herkesin yürekten nefret ettiği Avusturya-Macaristan, Bosna ve Hersek vilâyetlerinin ilhakını ilân etti. 1878 Berlin Anlaşması’nın şartlarına göre ikili monarşinin yönetimine emanet edilmiş idari bir manda olması gereken bu iki vilâyete, anlaşma tamamen ihlal edilerek el konulmuştu.’ (sy. 204) ‘Berlin Kongresi’nden bu yana Osmankı İmparatorluğu’na haraç ödeyen bir prenslik olan Bulgaristan, Sultan’ın himayesinden tam bağımsızlığını ilân etti ve demiryolunun Doğu Rumeli’den geçen kesimine el koydu.’ (Sy. 205) ‘Bize Voltaire’le karşılaştırdığı Ziya Gökalp’in eserlerini anlatıyor, hararetli bir sesle ve duygularını gizlemeksizin geçmişteki karanlık dönemlerden, “bizim” ülkemizin geleceğine duyduğu inançtan bahsediyordu.’ (sy. 206) ‘…yediden yetmişe herkesin karşısında tir tir titrediği zalim padişah, sözünün kanun sayıldığı acımasız despot Sultan Hamid, Selânik civarındaki Allatini Villası’na götürülüyordu.’ (Sy. 209) ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğü, ücra köyündeki kerpiç kulübesinde yaşayan köylünün zerre kadar umurunda değildi Onun imparatorluk hakkındaki tüm bilgisi, kendi vadisiyle sınırlıydı. Artık hürriyet ilân edildiğine göre, her şeyin farklı olacağı söylenmişti kendisine. O da vergi tahsildarının zorbalığı, beyin kibiri, askerin gaddarlığı artık bitecek diye ummuştu. Bundan böyle toprağını korkusuzca işleyebileceğini düşünmüştü. Belki de ailesiyle birlikte üretmek için uğraşıp didindiği mahsulden biraz daha fazla pay alabilecekti. Köylünün hürriyetten anladığı buydu işte.’ (Sy. 221) ‘Hayır, Türklere güvenilemezdi. Yaşlı Türkler, Genç ya da Jön Türkler, hürriyet olsa da, olmasa da hep aynıydı! Hıristiyanların boyun eğip diz çökmesini istiyorlardı.’ (sy. 222) ‘Tahttan indirilen Hamid’in erkek kardeşlerinden biri olan ve onun ardından V. Mehmed olarak tahta çıkan mehmed Reşat Efendi hevesle karşılanmıştı. Altmışlı yaşlarında, ılımlı, cömert bir adamdı ve yeni anayasayı destekleme vaadinde samimiydi. Ancak otuz yıldan uzun bir süre boyunca dış dünyaya dair herhangi bir haberin sızmadığı o yaldızlı hapishanesinde sürdüğü münzevi yaşamdan sonra karşısına dikilen meselelerin güçlüğü, hükümdarlık payesiyle gelen sorunların karmaşıklığı, onu ancak ve ancak serseme çevirmiş olabilirdi.’ (Sy. 222) ‘Bir zamanların anarşisi Makedonya’da eşi benzeri görülmemiş bir vahşetle hortlamıştı. İki yüz elli beş çete dağlardaydı. Her biri kendi hesabına hareket eden Sırp ve Bulgar komitacılar, Rum gerillalar, Arnavutlar ve Ulahlar kararlı bir terörist savaşı yürütüyorlardı.’ (Sy. 223) ‘Altı yüz bin süngü Rumeli’yi kuşattı. Kararlılıkla ilerliyor, durmadan toprak kazanıyorlardı. Muharebe üstüne muharebe kaybedildi, ta ki ilk silâhın ateşlenmesinin üstünden daha iki ay geçmeden, Bulgarların İstanbul kapısına dayanmasıyla birlikte yenik düşen Osmanlılar, arabulucuk etmesi için büyük güçlerin ayaklarına kapanıncaya kadar. 9 Kasım (1912) cumartesi günü şafak vakti, Prens Konstantinos komutasındaki Yunan ordusu Selânik’in hemen dışındaki Beşçınar’daydı. Muzaffer bir edayla şehre yürüdü ve sevinçten çılgına dönmüş Rumlar tarafından karşılandı. Mavi beyaz bayraklar her yere asıldı. Şükür ilâhileri okunuyor, kilise çanları coşkuyla çalınıyordu. Hilâlin yerini haç almıştı. Doğuda, Çatalca’da, umutsuz savaş bir süre daha devam edecekti. Ancak herkesin göz diktiği, uğrunda savaştığı ve yirmi yüzyıldan uzun bir süredir kötü n,yetli tanrıların, üzerine göklerin ve yeryüzünün tüm felaketlerini yağdırmaktan zevk duyduğu bu şehirde, Yunanistan’ın Selânik’inde, o akşam kan kırmızısı bir güneş Vardar bataklıklarının ardında batarken, ulu minarelerden çıt çıkmıyordu.’ (Sy. 229) ‘Rumeli’den o bir zamanlar Azak Denizi’nden Viyana yakınlarına uzanan kudretli imparatorluktan geriye, İstanbul’un ötesinde Karadeniz sahilindeki Midye’den, Ege’deki küçük Enes kasabasına kadar daracık bir şerit dışında bir şey kalmamıştı.’ (Sy. 231) ‘Türkiye’yle savaşta yükün ağır kısmını Bulgarlar üstlenmişti. Savaş alanına daha fazla asker sürmüşlerdi. Daha canla başla çarpışmışlardı. Trakya cephesinde kalabalık Türk ordusuyla savaşma cesaretini göstermiş olmasıdır. Sırbistan’ ‘Ateşi ve suyu bulmuştuk, göklere meydan okuyup, yıldırımları dizginlemiştik. Mikroskoplarla küçücük şeyleri keşfetmiş, teleskoplarla devasa olanları izlemiştik. Maddeyi parçalamış, doğasını istediğimiz gibi değiştirmiştik. Ama dengedeki bir terazi gibi, tüm insanların katkısıyla taş üstüne taş koyarak inşa edilmiş bu bilgi, bu bilim, makinelerin ve açıp kapama düğmelerinin bu karmaşık teknolojisi, yükü insanın yorgun sırtından almış mıydı? Bu uygarlık insanı daha nazik, daha anlayışlı hale getirmiş miydi acaba? Bu uygarlık insanı daha nazik, daha anlayışlı hale getirmiş miydi? İnsanları birbirinden ayıran çekişmeleri, nefretleri sona erdirmiş miydi? Uygarlık incecik bir kabuktan, insanın güvenmeye cesaret edemeyeceği kadar narin bir tabakadan başka bir şey değildi. Bu tabakanın altında ise hâlâ altın buzağılar önünde yerlere kapanan, kendi kendine oluşturduğu zincirlerin ağırlığı altında tökezleyen o ilkel insan vardı.’ (Sy. 241) ‘Savaş bitti, ancak aklıselim için mücadele daha yeni başladı. Ölülerimizi yeni gömdük, gözyaşlarımız henüz kurumadı, zaman yaralarımızı daha iyileştiremedi. Uzağı göremeyen birkaç deli, yine eski çekişmeleri, eski şüphe ve korkuları körüklemekle meşgul. Ortak düşmanımızı yok etmeye muktedir olan birlik ve anlayış inceden inceye baltalanıyor.’ (Sy. 251) ‘Leon, torunlarından bazılarının büyümesini izleme şansına sahip oldu. Ancak 1958’in sonbaharında hastalıklı böbrekleri iflâs etti. Aralık 1958’de Mexico City’de vefat etti ve orada gömüldü.’ (Sy. 262-263) 09:58 - 4/10/2006 - Yorum {2}Etiketler : Elveda Selânik Yorum Gönder2 yorum yazilmistir
|
Hakkımda daldan dala... Ana Sayfa Profilim Arşiv Rss Kategoriler Son Yazılar - Taşındık - Antalya...Parasailing - Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… - 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var - Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... - Kökler 3 - Kökler 2 - gün olur asra bedel - Ecoş/Esmoş - Aşk-ı Memnu Etiket Bulutu taşındım Antalya...Parasailing Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... Ecoş/Esmoş Kökler 2 Kökler 3 gün olur asra bedel Aşk-ı Memnu Arkadaşlarım • defterim • kiremit • ecocali • Blogcu Yardım • aynurundunyasi • shoppar |