| Alhaz, Yeşil-Mavi-Erguvan Hattı'nda |
gün olur asra bedel![]() Kitabın Adı: gün olur asra bedel Kitabın Yazarı: Cengiz Aytmatov Yayınevi: Ötüken Basım yılı ve sayısı: 2007, 15. basım Sayfa adedi: 419 Kitaptan alıntılar:
-Dua mı okuyacaksın? Sen mi, Boranlı Yedigey mi dua okuyacak? -Evet ben! Dua etmesini bilirim ben! -Yaa, altmış yıllık Sovyet yönetiminden sonra hâlâ dua mı biliyorsun? -Bırak böyle konuşmayı Şahmerdan! Sovyet hükûmetinin ne ilgisi var şimdi? Tâ eski çağlardan beli ölen bir insan için dua okunur. Ölen bir insandır, hayvan değil. Sabitcan’ın anlattığına göre Hintliler, insan öldükten sonra ruhunun, yaşayan başka bir canlının bedenine girdiğine inanırlarmış. Herhangi bir hayvanın, hatta bir karıncanın bedenine bile girebilirmiş insanın ruhu. Her insanın doğmadan önce bir kuş, bir hayvan, bir böcek olduğuna da inanırlarmış. Bu inançlarından dolayı da hayvanları öldürmezlermiş. Yollarına bir yılan, meselâ bir kobra çıkacak olsa bile ona dokunmaz, eğilir, geçip gitmesini beklerlermiş. Çok tuhaf şeyler işitiyordu insan bu dünyada. Bunların hangisi doğru, hangisi yalan, nereden bileceksiniz? Bu geniş dünyanın bütün sırlarını nereden bilebilirdi? İşte, tam taşı fırlatıp tilkiyi vuracağı sırada Yedigey’in aklına bunlar gelmişti. Kimbilir: “Ya Kazangap’ın ruhu bu tilkinin bedenine girmişse?” diye geçirmişti aklından. Öldükten sonra, o evceğizinde kendisini yapayalnız, terkedilmiş hissederek canı sıkılmış, kalkıp tilkinin bedenine girmiş, sonra da en yakın arkadaşını görmek için buraya gelmiş olamaz mıydı?... “Hay Allah! Çocuklaşıyorum galiba!” dedi kendi kendine. Nasıl uydururlar böyle şeyleri? Neler saçmalıyorum ben?” Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir...gider gelirdi... Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir...gider gelirdi... En işe yaramaz ama hayatta olan bir baba, en ünlü ama ölmüş bir babadan bin kere daha iyidir. Yedigey, “Ne biçim insanlar bunlar!” diye söylendi nefretle. “Ne hale gelmiş bu nesil? Her şey önemli ama ölüm önemli değil!” Ve, kendi kendine soruyordu: “Eğer ölümün onlar için hiçbir önemi yoksa, yaşamanın da yoktur. Öyleyse niçin ve nasıl yaşıyor bu insanlar?” Karanar, hem heybetli hem de tüylerinin rengiyle ünlüydü. Ayrıca, henüz otuz yaşında, yani en güçlü çağındaydı. Develer çok yaşarlar. Bunun için olsa gerek, ancak beş yaşına gelince erginliğe ulaşır ve iki yılda bir doğum yaparlar. Gebelik süresi de öbür hayvanlara göre daha uzundur. Gebe kaldıktan on iki ay sonra doğururlar yavrularını. Yavru deve bir, bir buçuk yaşına kadar korunmaya muhtaçtır. -Çok tuhafsın Adilbay! Ondan mı söz ediyorum, ben? Senin söylediğin aygıt hiçbir şey değil, bir çocuk oyuncağı. Hiç kimse, hiçbir şey taşımayacak üzerinde. İstersen sokakta çırılçıplak dolaş, biorok (canlı akım) denen telsiz ya da radyo dalgaları seni yine bulacak ve bilincine aralıksız olarak tesir edecek. O dalgalardan kimse kaçıp kurtulamayacak. -Yaa! Öyle ha? -Ne sandın ya! İnsan ancak merkezden verilen programa göre hareket edebilecek. Keyfince yaşadığını, dilediğince hareket ettiğini sanacak ama aslında her şeyi, aldığı nefesi bile yukarıdan verilen programa uygun olacak. Oradan ayarlanacak her şey. Bir şarkı söylemen mi gerek? Merkez bir sinyal verecek ve sen şarkı söyleyeceksin. Dansetmen, oynaman mı gerek? Başka bir sinyal verecekler ve sen başlayacaksın oynamaya. Çalışmak mı istiyorsun? Yine sinyalle çalışacaksın, hem de ne çalışmak! Hırsızlık, soygun ya da başka bir suç işlemek olmayacak artık. Bütün bunlar eski kitaplarda kalacak. Çünkü insanın her davranışı, her işi, bütün düşünceleri ve istekleri, her şey, önceden tespit edilecek. Diyelim ki dünya nüfus patlaması gibi bir felâketle karşı karşıyadır, yani insanlar hızla çoğalmakta ve bunları besleyecek kadar besin bulunmamaktadır. Ne yapacağız o zaman? Yapılacak şey belli, doğumları azaltacağız. Herkes karısı ile ancak, merkezden bu yolda bir sinyal aldığı zaman sevişecek. Tabii toplumun yüksek çıkarları için olacak bu... “Ya söylediklerinde gerçek payı varsa? Ya bazı bilim adamları Tanrı olmak hırsına kapılmışlarsa? Kendilerini tanrı yerine koyarak bizi yönetmeye kalkarlarsa?” diye düşündü. Korkusu da bundan ileri geliyordu. Naymanlar’ın ata mezarlığı Ana-Beyit, “Daha gençsiniz, hele savaş bitsin, Allah da isterse başka çocuklarınız olur...Bir dal kırılmış ne çıkar, yeter ki çınarın gövdesi sağlam kalsın...” diyorlardı. O yıllarda istasyona sık sık bir vagon-mağaza uğrardı. Ne ararsanız bulunurdu bu gezici mağazalarda. Yeter ki paranız olsun! İstakozlar, yengeçler, kırmızı havyar, siyah havyar, çeşit çeşit balıklar, konyak, sucuk, şekerlemeler, her şey... Duaların var olduğu günden beri hiç değişmemesinin, hep aynı sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşuboşuna sızlanmamaları içindir. Dualar yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir. Öldükleri zaman, birbirlerini gömmek zorunda kaldıkları zaman ne yapacaktı bu insanlar? Öleni sonsuzluğa uğurlarken, hayatın başlangıcını ve sonunu kapsayacak sözleri nereden bulup söyleyeceklerdi? “Elveda yoldaş, seni unutmayacağız?” mı diyeceklerdi? Ya da bunun gibi başka bir zırva mı? Bir gün, şehirde bir cenaze törenine katılmış ve mezarlıktaki o törenin herhangi bir toplantıdan farksız geçtiğini görünce şaşıp kalmıştı. Birtakım hatipler ellerindeki kâğıtlarla merhumun tabutu başına gelmiş, nutuk okumuşlardı. Hepsi birbirine benziyordu bu nutukların: Merhumun ne iş yaptığı, hangi işleri başardığı, nasıl çalıştığı, kime nasıl hizmet ettiğini anlatmışlardı. Sonra müzik çalmış, mezarına çiçek koymuşlardı. Konuşmacılardan hiçbiri hayattan ve ölümden söz etmedi. Tâ ilk çağlardan bugüne kadar, insanların varlık ve yokluk, hayat ve ölüm hakkındaki bilgilerinin doruğu, özü olan dualarda söylendiği gibi bir söz söylenmedi. Sanki o güne kadar dünyada kimse ölmemişti ve bundan sonra da ölmeyecekti! Zavallılar kendilerini ölümsüz sanıyorlardı herhalde! Gözlerinin önündeki gerçeğe rağmen de konuşmalarını “O ölmedi, ölümsüzlerin arasına karıştı!..” diye bitiriyorlardı. Sarı Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulur kaçar, ülkelerine dönerek Juan-juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt , yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri aayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Juan Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için. Küçük çocuklar büyüklerin her şeyi çok iyi bildiklerini, çok akıllı ve her zaman da haklı olduklarını sanırlar. Ama biraz büyüyünce bunun pek doğru olmadığını anlarlar. Onları terbiye edenlerin, yani biz ana babaların bazen ne kadar gülünç, acınacak halde olduğunu görürler. İnsan denize açılınca türkü söylemek gelir içinden, deniz insana ilham verir. Ve deniz söylenen türküyü anlar. İşte o sırada yüzyüze gelmişti o Alman askeriyle. Besbelli bu Alman bir makineli tüfek nişancısıydı ve bütün mermilerini bitirmişti. Yapılacak şey onu tutsak etmekti ve Yedigey’in aklından geçen de bu idi. Ama Alman askeri bıçağını çekerek atılmıştı üzerine. İşte o zaman Yedigey miğferini çıkarıp Alman’ın suratına indirmiş, boğazına yapışmıştı. İkisi birden yuvarlanmışlardı yere. Alman bir yandan onun elinden kurtulmaya, bir yandan da yere düşürdüğü bıçağı almaya çalışıyordu. Yedigey her an bıçağın vücuduna saplanmasından korkarak, hayvanımsı, insanüstü bir güçle, homurdana homurdana, sıkmaya başladı. Parmaklarını kıkırdaklarına geçirmişti. Alman’ın boynu mosmor olmuş, ağzı çarpılmış ve yığılıp kalmıştı. Aynı anda, siper çukurunu bir sidik kokusu kaplamıştı. Parmaklarını ancak bundan sonra gevşeten Yedigey’in midesi bulanmış, kusmaya başlamıştı. Kendi kusmuklarına bulanarak, boğulur gibi sesler çıkararak, sürüne sürüne çıkmıştı o siper çukurundan... -Bak neler öğretmiş çocuklara, dedi. Öğrettiği ilk kelimeleri görüyor musun, “Bizim evimiz” demiş. Niçin “Bizim zaferimiz” diye başlamıyor. Bugün insanın dudaklarından çıkması gereken ilk sözler neler olmalı biliyor musun? “Bizim zaferimiz” olmalı değil mi? Ama o bunu hiç düşünmüyor, aklına bile gelmiyor bu sözler. Oysa “Zafer” ve “Stalin” birbirinden ayrılmaz sözlerdir!
‘Bazen ona öyle gelirdi ki bu dünyaya onun için gelmiştir, onu düşünmek, onu mutlu etmek için, denizden ve güneşten topladığı enerjiyi ona taşımak, ona vermek için yaşamaktır. Yaşamasının aslı, amacı budur.’ ‘İçinde o korkunç toprak kayması başlamıştı ve onu durduramıyordu.’ ‘...en iyi üç devemizi kaçırdı. Ayrıca havutlu bir dişi deve de Karanar’ın peşinden gitti. Yolda sahibinin altından zorla almış o deveyi. Yoksa hayvan ne diye havutu ile gezsin? Bizim dişi develeri sürüp götürdü bozkıra. Yanına ne insan yaklaşabiliyor ne hayvan. Onu serbest bırakmak iş mi yani! Kaburgaları kırılan erkek develerimizden biri öldü. Havaya ateş açıp Karanar’ı korkutmak istedim ama işe yaramadı. Hiçbir şeyden korkmuyor. Önüne çıkanı paramparça etmeye hazır. İşi gücü sevişmek...Keyfini kaçırmasınlar da ne olursa olsun! Yemiyor, içimiyor ama bir dişinin üstünden inip ötekine biniyor. Bu işi yaparken öyle böğürüyor, öyle çığlıklar atıyor ki, yer yerinden oynuyor....’ -Bu atın o attan üstünlüğü ne? -Güzel yürür, hızla gider, yol alır. -Bu yiğidin o yiğitten üstünlüğü ne? -Hem akıllı, hem bilgili, erdemli. Bir soru hiç çıkmıyordu aklından: “Niçin gitti, nereye gitti? Niçin gitti, nereye gitti?” ‘Yiğitlik kaçmakta değildir. Eğer yiğit isen, burada kalıp üstesinden gelmelisin o meselenin. Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama, herkes kendine hâkim olamaz, herkes kendine karşı zafer kazanamaz.’ Yiğidi serinleten yar dudağıdır Her lezzeti, her sevinci onda bulur Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken. Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmek için direnirim Begimay! Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay! Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay! Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır... ...batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum... Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek... Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti, Sonra yağmur olup toprağa karıştı, Sevgilimden asla ayrı değilim, Ben onun saçlarıyım, nefesiyim... Tren, baharın yeşerttiği engin Sarı-Özek bozkırında olanca hızıyla koşuyor, önünde kaçan ufuk çizgisini yakalamaya çalışıyordu. -Ne sandın ya? İşim-gücüm yok da o boş şeylerle mi uğraşacağım! Hem de niçin? Ne yararı olacak? Bir ailem, çocuklarım var benim. İyi de bir işim var. Durup dururken ne diye rüzgâra karşı işeyeyim? Bir telefondan sonra kıçıma bir tekme atsınlar diye mi? Yooo, ben yoğum bu işte. Beni bağışla. Teşekkürler. -Teşekkürün de senin olsun! Demek kıçına tekme atarlarmış...Demek oluyor ki sen kıçından başka bir şey düşünmüyorsun, yalnız kıçını düşünüyorsun! -Evet, tam söylediğin gibi. Yalnız kıçımı düşünüyorum. Sen boşuna konuşuyorsun. Hem sen nesin ki? Bir hiç! Ama biz, soframızda aş olsun, ağzımıza tatlı bir şey düşsün diye, kıçımızı düşünmek, kıçımız için yaşamak zorundayız. -Evet, evet anlaşıldı. Eskiden insanları kafaları ile değerlendirir ve kafalarına bakarlardı. Şimdi ise kıçlarına değer veriyorlar demek! Cengiz AytmatovCengiz Aytmatov Dünya Edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biridir. 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekâtının kurbanları arasına katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Romanları: Toprak Ana Beyaz Gemi Elveda Gülsarı Dişi Kurdun Rüyaları Gün Olur Asra Bedel
09:13 - 20/8/2009 - Yorum {0}Etiketler : gün olur asra bedel Yorum Gönder0 yorum yazilmistir
|
Hakkımda daldan dala... Ana Sayfa Profilim Arşiv Rss Kategoriler Son Yazılar - Taşındık - Antalya...Parasailing - Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… - 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var - Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... - Kökler 3 - Kökler 2 - gün olur asra bedel - Ecoş/Esmoş - Aşk-ı Memnu Etiket Bulutu taşındım Antalya...Parasailing Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... Ecoş/Esmoş Kökler 2 Kökler 3 gün olur asra bedel Aşk-ı Memnu Arkadaşlarım • defterim • kiremit • ecocali • Blogcu Yardım • aynurundunyasi • shoppar |