Alhaz, Yeşil-Mavi-Erguvan Hattı'nda

Piraye...Diyarbakırlılar

Kategori: Kitaplar

 

Kitabın Adı: Piraye

Yazarı: Canan Tan

Kitabevi: Altın Kitaplar

Basım yılı ve baskı sayısı: Kasım 2007, 18. basım

Sayfa adedi: 432

 

Birkaç yıl önce Güneydoğu’ya yaptığımız bir gezi esnasında Diyarbakır’ı görme, misafirperver/dost canlısı/mert insanlarını tanıma fırsatı bulmuştuk. Diyarbakır ve Diyarbakırlı, kitaptaki övgüyü hak ediyor.

 

 

Kitaptan alıntılar:

 

Kimbilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi

uzaktan seyretmeseydik ruhunu birbirimizin.

Kimbilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden

Belki bu kadar yakın olamazdık birbirimize…(Nâzım Hikmet)

 

Daha o yıllarda inceltilmiş kaşları, herkesinkinden birkaç parmak kısa eteği, göğüslerini ortaya çıkaracak darlıkta, gerekenden bir beden küçük gömleği, ancak dikkat edilirse anlaşılabilecek gizli makyajıyla ve…sık sık değişen erkek arkadaşlarıyla benim tarzımın çok dışındaydı. Ama şimdi: açık sözlülüğü, dobralığı, böyle delidolu halleri, cıvıl cıvıl konuşmalarıyla hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim.

 

Bence aşk aranmamalı, kendi kendine gelip sahibini bulmalı.

 

“Tanıştığın insanın gözlerine bakacaksın,” der babam. “O gözlerde göreceğin ilk ışığın çekim derecesi, tanışıklığın orada kalmasını ya da gelişerek sürmesini sağlayan en iyi gösterge olacaktır.”

 

Benim günlerden beklediğim kadar

Günler de benden bir şeyler bekler

Fakat heyhat

Benim günlere verdiklerimi

Onlar bana

Asla veremeyecekler

 

Uzun süre kafes içinde yaşamını sürdürmüş, minik bir kuş…Kanatları işlevini yitirmiş.

Ve…kafesin kapısı açılıveriyor.

Kuş ürkek, kuş şaşkın…Değil uçmak, titreyen ayaklarıyla yürüyemiyor bile.

Ama özgürlük, onun kanında var. Çarçabuk yeniyor ürkekliğini. Özlediği sonsuzluğa kanat çırpmaya başlıyor.

 

Yalova’yı Çınarcık’a bağlayan yolun her karışı ezberimde. (Herkes okuduğu kitaptan kendine ait bir şey bulunca…)

 

Evet, abartmıyorum; saatlerce kalıyorum denizin koynunda. Kimselerin bilmediği bir dilde söyleşiyoruz onunla…Şiirler okuyorum suların kanatlarına, şiirler alıyorum onun yüreğinden. Bildiği ve yaşadığı tüm denizkızı öykülerini anlatmasını istiyorum ondan. Yumuşacık kulaçlarla kucaklıyorum biricik dostumu. Asla karşılıksız bırakmıyor beni…Beden bedene, sonsuz bir aşkla bütünleşiyoruz.

 

Karşımda içi kurumuş; hiç değilse dışını yeşil tutmaya, bedeninde oluşan derin boşluğa karşın ayakta kalmaya çabalayan, yüzlerce yıllık bir ağaç var sanki.

Bir sigara yakıp dumanını içine çekiyor ablam.

 

“Bilir misiniz, kocasından ya da sevgilisinden ayrılan kadınların ilk işi saçlarını kestirmek olurmuş. İçine düştükleri bunalımı makaslamak ister gibi. Değer mi ayol, bir erkek için…”

 

“Kaldır başını,” diyor. “Gözlerimin içine bak.”

İçinden ateş fışkıran elâ gözlere çeviriyorum bakışlarımı. Garip bir çekim gücüyle beni içine alıveren bu gözlerin derinliklerinde kaybolmaktan korkarak…Orada kalıvermenin karşı konulmaz büyüsüne kapılarak.

“Aşık oldum sana Piraye!”

Dolambaçsız, yalın bir dille dudaklarından dökülen sözcükler; tüm bedeniyle bütünleşerek, alevden bir top halinde, beni de içine hapsediyor.

 

İlk görüşte birilerine akıp giden o tatlı sıcaklık…Elimi ayağımı titretecek, benliğimin tüm hücrelerine sinecek benzersiz sarhoşluk…

 

Tuttuğu yalnız elim değildi.

Benliğimdi, benliğine hapsolan.

Bütünleşivermiştik. Belki de onun bile ayrımında olmadığı bir geri dönüşsüzlükle.

 

Yazgıymış!

İnanmıyorum yazgıya falan…Onu yaratan da şekillendiren de bizleriz.

Benim yazgım, kendi çizeceğim yoldur!

 

Diyarbakır surlarının, dünyanın en büyük kalesi; kale olarak birinci, uzunluk olarak da Çin Seddi’nden sonra dünyada ikinci olduğunu öğreniyoruz.

Kapılar için de ilginç şeyler anlatıyor Haşim.

“Yüzyıl öncesine kadar bu kapılar; güneşin doğuşuyla açılır, batışıyla kapanırmış. Kapılar kapanınca, kimse içeri giremez ya da dışarı çıkamazmış. Bunun nedenini, Diyarbakır’ın birkaç kez salgın hastalık yaşamasına bağlıyorlar. Ortadoğu’nun büyük ticaret, özellikle de ipek merkezlerinden biri olduğundan, gelene gidene dikkat etmek durumundalarmış. Yabancılar şehre girmeden önce, kapının hemen girişinde yer alan hamamlara sokulur; ancak yıkanıp paklandıktan sonra şehre girmelerine izin verilirmiş.

Onun için de kentin dört kapısının içindeki girişlerde bir hamam, bir han, bir cami olurmuş. Ne yazık ki, bu hanların, hamamların çoğu yok artık.

 

Surların Şehitlik bölümüne doğru hızla ilerliyoruz.

“Her burcun ayrı bir öyküsü, yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan bir efsanesi var,” diyor haşim.

Yedikardeş Burcu’nun önündeyiz.

Çift başlı kartal ve aslan kabartmaları, ustaca işlenmiş kitabeler, gerçek bir tarih hazinesinin karşısında olduğumuzu fısıldıyor bize.

“Yedikardeş, bir umut burcudur,” diyor Haşim. “Çocuksuz kadınlar, çocuklarının erkek olmasını bekleyenler buraya gelir, dua eder, adaklar adar, bez bağlarlar. İlginç de bir efsanesi var buranın.”

(…)

“Çocuğu olmayan bir kadın, her gün kocası tarafından dövülmektedir. Canından bezen kadın, burcun üzerine çıkar. Kayaların üstünden atlayıp intihar etmekten başka umarı kalmamıştır. Tam kendini atacağı sırada, Hızır görünür gözüne. Kadını intihardan vazgeçirir. Evine gitmesini ister. Bir süre sonra hamile kalır kadın. Hamileliği boyunca her gün burca gelip, Hızır’ı gördüğü yerde, çocuğunun erkek olması için dua eder. Duaları kabul olur ve nur topu gibi bir erkek çocuk doğurur.

Sonraki yıllarda, peş peşe altı erkek çocuk daha doğurur. Çocuklar büyür, cesur birer delikanlı olurlar. Annelerinin vasiyeti üzerine, üç katlı burcun içine yedi oda yapıp, buraya yerleşirler.

Bir sabah uyandıklarında, kalenin kalabalık bir düşman ordusunca kuşatıldığını görürler. Burcu almaya gelen düşmanla cesurca savaşırlar. Surların büyük bir bölümünü ele geçiren düşman komutanı, burcun düşmemesine kızmıştır. Kendisi başta olmak üzere, kalabalık bir grupla saldırıya geçer. Teslim olmayı akıllarına bile getirmeyen, ölümüne savaşan yedi kardeş, bedenlerinin her yanına, çok sayıda dinamit bağlayıp ateşlerler.

Dinamitlerin patlamasıyla, burcun üzerindeki askerler, başlarındaki komutanla beraber havaya uçar. Yedi kardeş de şehit olurlar. Komutanını kaybeden düşman ordusu, büyük kayıplar vererek dağılır. Yedi kardeşin sayesinde kale kurtulmuştur. Hacaya uçan burcun yerine, bu yedi kardeşin anısına, yeni bir burç yapılır.”

 

“Bu da Evli Beden Burcu,” diye, Yedikardeş’in karşı tarafındaki burcu gösteriyor bize.

(…)

“Hükümdarın emri üzerine, Evli Beden’in yapımını mimar İbrahim, Yedikardeş’in yapımını da oğlu Yahya üstlenir.

Baba oğul aynı gün işe başlar ve bir yıl sonra, aynı gün eserlerini bitirirler. Her iki burç da birbirinden güzel olmuştur. Ancak, bu görüntüler iki ustayı da tatmin etmez. Önce Baba İbrahim, karşı burçtaki oğluna seslenir. ‘Seninki daha güzel olmuş’  diye. Kendi yaptığı burcun üzerinde, babasının eserini hayranlıkla seyreden Yahya, avazı çıktığı kadar bağırır: ‘Hayır, seninki daha güzel olmuş!’

Karşılıklı bağrışmaların sonunda, baba İbrahim ‘Ya Allah,’ deyip kendini burçtan aşağı atar. Onu gören Yahya da üzüntüden kahrolarak, aşağıya atlar. İkisi de kayalara çarpa çarpa can verirler.

Bu olaydan sonra burçlara ve şu gördüğünüz vadiye Ben ü Sen adı verilir…”

 

Duygusal dünyamdaki çalkantıların üzerini kalın bir perdeyle örterek.

 

Konağın kapısından adımımı atarken, Lamia hanım yardımcılarından birinin getirdiği testiyi yere atıp kırıyor. Göksel’le Gökçe, korkuyla ablamın arkasına saklanıyorlar.

“Bizde âdettir,” diyor Kenan Bey. “Gelinin ayağı uğurlu gelsin diye…Bereket, bolluk için.”

 

Diyarbakır…

Dar bir eşikten geçip geldim sana.

Huzurundayım.

 

Hoşgörü kapını açık tut.

Bil ki, direnmem sana değildi. Altın tepside sunulan acı şerbetti beni ürküten.

Devrimci ruha sahip Piraye’nin İstanbul’dan kopmak istememesini yadırgama. Anadolu’nun en ücra köşelerine bile koşarak gidecek yüreğe sahipti o.

Ona ters düşen Diyarbakır değil, Diyarbakır konaklarına gelin olmak.

Ağalığa, beyliğe kulaklarını tıkamış, halktan yana, özgürlük âşığı, yüzü insana dönük; ama deneyimsiz, toy, gencecik bir kız…

Anlamaya çalış onu.

 

Küçücük bir kum tanesi, bedenine yerleşen. Ya özümseyeceksin ya da irinleşecek derinliklerinde. Sancılı kıvranışlarla atıvereceksin uzaklara. Geldiği yere, belki de bambaşka diyarlara savrulup gidecek.

Onun sende kalmasını sağla.

Kol kanat ger gurbetten gelmiş konuğuna.

Kendinden bil, benimse…

 

Seviyorum seni Diyarbakır.

Tanıdığım kadarınla etkiledin beni. Kültürünün derinliklerinde gizlenmiş farklı bir şeyler var. Onları bulup çıkarmama yardım et.

Ki, seninle bütünleşebileyim. Kayıtsız şartsız dost olalım.

 

Güçlüsün sen!

Yanımda atan yürekleri yumuşak kıl. Neni örselemelerine izin verme.

Art niyetsiz, silahsız, savunmasız; öylece geldim huzuruna.

Düşman gibi belleme beni.

 

Efsaneler kenti, güzel Diyarbakır…

Yaşanası sevdalardan mahrum koyma bizi.

Başka diyarlarda filizlenmiş sevgileri yabancılamak yakışmaz sana.

Beklentilerimi boşa çıkarma.

Anlı şanlı Diyarbakır, bir Piraye’yi barındıramadı, dedirtme kendine.

Kollarındayım artık. Dostun olmaya geldim.

Gülen yüzünle bak bana.

Kuş kanadının rüzgârıyla bile savruluverecek, narin bir beden var karşında. Bir fisken yıkar onu…

Acı sözün kavurur.

 

Sana yaraşır konukseverliğini esirgeme ondan.

Her şet senin ellerinde…

Unutma.

 

Ne sanıyorlar bunlar beni? Arızalanırsa, ürün vermeyi aksatacağından korkulan bir kuluçka makinesi mi?

 

“Gelinin yedisi, yani gerdeğin üzerinden geçen yedinci gün çok önemlidir bizde. İkinci bir düğün de diyebilirsin buna. Ya da gelinin yüz akının kutlanması…Eş dost, akraba; düğüne gelen, gelmeyen herkes çağrılır. Geline mutluluk dilemek için toplanılır, yemekler yenilir, kadın kadına doyasıya eğlenilir.”

 

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim

Hem annemi hem babamı

İstanbul’u özledim.

Babamın bir atı olsa, binse de gelse

Annemin yelkeni olsa, açsa da gelse

Kardeşlerim yolları aşsa da gelse…

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim

Hem annemi hem babamı

İstanbul’u özledim.

 

Gözlerini açmış doğa. Kirpiklerinin arasına sakladığı katmerli gülleri, öbek öbek papatyaları, salkım saçak menekşeleri döküvermiş dört bir yana.

Derin derin soluyorum mis gibi havayı. Uzun süre içimde tutuyorum; bırakmaya kıyamıyorum.

 

Dünyanın tartışmasız, en büyük zevki annelik!

Yaşamadan bilinemeyecek, tatmadan duyumsanamayacak; tüm tahminlerin ötesinde, insanı bambaşka âlemlere taşıyan; Tanrı’nın kadına tanıdığı, onu bu yolla taçlandırdığı, benzeri olmayan, hiçbir şeyle ölçülemez, en büyük ödül bu.

 

Kız kısırı derler buralarda. Ne anlama gelir, bilir misin?”

Hayır, gibisine başımı iki yana sallıyorum.

“Anlatayım o halde…Gelin gelir, bir kız doğurur. Ardından dölyatağı taş kesilir; ürün vermez olur. Kız kısırıdır artık gelin. Senin olduğun gibi…”

 

Sakın bensizliğe alışma Haşim, sakın!

 

“Yapma Haşim,” diye gülüyorum. “Kendimi kimseyle kıyasladığım yok. Ama, üzerime getirilen kumayı gönül rahatlığıyla kabullenirsem, üst katımızdaki büyük kumadan ne farkım kalır benim?”

“Hamile kalana kadar. Sonra bitecek…Önemli olan, ondan alacağımız çocuk.”

“Ne kadar acımazsınız,” diyorum öfkeyle. “Sizin gibi zalimlerin eline düşmüş bir zavallı o…Ekilmeye hazır bir tarla sanki. Tohum atıyorsun; sonra vereceği ürünü alıp yüzüstü bırakıveriyorsun, öyle mi?”

 

CANAN TAN

 

Ankara’da doğan Canan Tan, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur.
Kendisi değişik edebiyat türlerindeki yarışmalarda birçok derece ve ödül almıştır.
-Kelebek (Hürriyet) Gazetesi’nin Senaryo Yarışması’nda Birincilik Ödülü /1979 (Oğlum adlı eser, fotoroman olarak çekildi.)
- 1.Ulusal Nasrettin Hoca Gülmece Öykü Yarışması’nda 1.Mansiyon /1988
- İnkılâp Kitabevi’nin Aziz Nesin Gülmece Öykü Yarışması’nda basılmaya değer görülen İster Mor, İster Mavi adlı kitabıyla, Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanı /1996
- BU Yayınevi’nin Çocuk Öyküleri Yarışması’nda 1.Mansiyon / 1997
- Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması’nda Birincilik Ödülü, Sol Ayağımın Başparmağı /1997
- İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanları Ödülü, Sokaklardan Bir Ali /1997
- İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce verilen Cumhuriyetin 75.Yılı Çocuk Öyküleri Ödülü /1998
- 10.Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde, uzun metrajlı film öyküsü dalında Birincilik Ödülü /1999

Yeni Asır (İzmir) Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı.
Milliyet Pazar’da, güncel olayları esprili bir dille yorumlayan yazıları yayımlandı.
Mimoza dergisinde Çuvaldız, Kazete adlı kadın gazetesinde Kazete-Mazete adlı köşelerde yazılar yazdı.

 Yazarın Kitapları :

       AH ŞU UZAYLILAR!  BEŞİKTAŞ’IM SEN ÇOK YAŞA!  BEYAZ EVİN GİZEMİ  ÇİKOLATA KAPLI HÜZÜNLER  EROİNLE DANS  FANATİK GALATASARAYLI  İSTER MOR İSTER MAVİ OĞLUM NASIL FENERBAHÇELİ OLDU?  PASTA PANDA PİRAYE  SEVGİ YOLU  SOKAKLARDAN BİR ALİ     SOKAKLARIN PRENSESİ ŞİMA  SÖYLENMEMİŞ ŞARKILAR  TÜRKİYE BENİMLE GURUR DUYUYOR

     YOLUM DÜŞTÜ AMERİKA’YA  YÜREĞİM SENİ ÇOK SEVDİ

 

Okuyarak kafa dinlemek isteyenlere, her akşam uyku öncesi birkaç sayfa okumadan gözünü kırpamayanlara –haksızlık etmiş olmayayım, o kadar sürükleyici ki bir solukta onlarca sayfa okunabiliyor- sakinleştirici ilaç yerine geçebilecek bir kitap. Denemekte sonsuz yarar var. Özellikle kadınlar.

 

 

Genç ve güzel Piraye adını Nazım Hikmet’in eşinden almıştır. Genç kızın babasıdır Piraye ismine tutkun olan; diğer kızı da babanın Nazım Hikmet hayranlığından payını alır: Hatice. Babanın açıklaması ilginçtir ki bu açıklama romanın temalarından birini de oluşturacaktır: "Piraye, Nazım Hikmet’in karısı. Tam adı Hatica Piraye’dir. Nazım Hikmet’in onun için yazdığı şiirler ve mektuplar, edebiyatımızın gerçek yüz aklarıdır."

Piraye’nin babasının bu açıklaması karşısında ilk tepkisi şaşkınlıktır: "(...) Babam elinden kitap düşmeyen, aydın bir insandı. Ama onun, kızlarına bir şairin -hem de yasaklı bir şairin- karısının adını verecek kadar edebiyat tutkunu olduğunu yeni keşfediyordum."
Piraye’nin doğduğu günden bu yana içinde taşıdığı edebiyat ve şiir tohumları hayatının bir bölümünde ilişkilerine de yansıyacaktır.

Roman, genç bir kızın aile, okul, aşk ve evlilik yaşantısına odaklanan ilginç bir biyografi özelliğine sahip; yazar, yarattığı kadın kahramanın yaşantısına bir ’kadın duyarlılığı’ ile yaklaşıyor. Romanın ilk sayfalarında idealleri olan genç bir kız olarak tanıştığımız Piraye, sayfalar ilerledikçe ilişkilerin farklı boyutlarını yaşayacak, aşk duygusunun karşılığını kendi hayatına yerleştirmeye çalışacaktır.

"Piraye" romanını bir ’dram’ haline getiren ise genç kızın evlilik ve evlilik sonrası
yaşantısı olacaktır; Piraye, üniversite öğreniminin hemen ardından Diyarbakır’a gelin gidecektir.

 

Bir aşiret, aşiret reisi bir baba, evde sözü geçen bir anne ve çocukları Haşim.

 

Haşim ile Piraye’nin yolları İstanbul Diş Hekimliği Fakültesi’nde kesişmiştir.

 

Eşi Haşim’i

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

12:09 - 20/5/2008 - Yorum {0}


Etiketler : Piraye, Diyarbakırlılar, Diyarbakır, Canan Tan, roman

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir
Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda
daldan dala...
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss
Kategoriler

Son Yazılar
- Taşındık
- Antalya...Parasailing
- Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi…
- 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var
- Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar...
- Kökler 3
- Kökler 2
- gün olur asra bedel
- Ecoş/Esmoş
- Aşk-ı Memnu

Etiket Bulutu
taşındım Antalya...Parasailing Fethi Sertçelik Vuslat’a erdi… 1969-2009….Kırk yıl…Daha fazla söze ne gerek var Gelişleriyle yaşamlarımıza renk katanlar... Ecoş/Esmoş Kökler 2 Kökler 3 gün olur asra bedel Aşk-ı Memnu
Arkadaşlarım
defterim
kiremit
ecocali
Blogcu Yardım
aynurundunyasi
shoppar