Robinson Crusoe

 

 

 

Kitabın Adı: Robinson Crusoe

Yazarı: Danıel Defoe

Çevirmen: Mustafa Bahar

Yayınevi: İskele

Basım yılı ve sayısı: Temmuz 2005, Birinci Baskı

Fiyatı: 3.66 YTL.

Sayfa adedi: 536

 

Aslından dilimize çevrilirken yapılan hatalara mı bağlayayım yoksa dizgi sırasındaki hatalara mı, bilemiyorum, bir kitapta bu denli cümle düşüklükleri, dilbilgisi kurallarına uyumsuzluk olabilir.

 

Daniel Defoe'nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ve bazılarınca ilk İngilizce roman olarak nitelendirilen kitabıdır. Kitap İngiltere'de yaşayan Alman asıllı orta halli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Kreutzner'in babasının tüm itirazlarına rağmen, dünyayı gezme hayalleri ile çıktığı yolculukları ve bu sırada karşılaştığı olayları anlatır. Bu yolculuklar içinde ıssız bir adada 28 senesini son üç yılı hariç yalnız geçirir.

Kitabın orijinal adı bir başlığa göre oldukça uzun sayılabilecek şekilde basılmıştır: Yorkl'u Bir Denizcinin, Kendi Kaleminden, Deniz Kazası ile Düştüğü Amerika Sahillerindeki Oroonoque Nehri Ağzındaki Issız Bir Adada 28 Yılını Geçirirken Yaşadığı Serüvenler ve Korsanlar Tarafından Kurtarılması

Kitaba Gösterilen İlgi

İlk çıktığı 25 Nisan 1719 yılında, okurun tepkisi çok olumlu oldu. Daha yıl dolmadan, 4 baskı yaptı ve sonraki yıllarda da çok geniş bir okuyucu kitlesi edindi. 19. asrın sonlarına doğru, Batı edebiyat dünyası, kitabın farklı dillere çevrilmiş baskıları, kitapla ilgili eleştiri ve analizlere yer veren araştırmalar ve konusuyla benzerlikler içeren başka kitaplarla tanıştı. Özellikle çocuklar için kısaltılmış versiyonları ve serüvenleri anlatan sadece resim içeren kitaplar da basıldı.

Kitaba daha sonra Robinson'un adadan kurtulduktan sonra yaşadığı serüvenleri anlatan bölümler de eklendi. Fakat bu kısımlar içerdiği diğer milletleri aşağılayıcı ve eleştirel yaklaşımlar sebebiyle ilk kısımları kadar evrensel bir ilgi kazanamadı.

Gerçek Öyküler

Kitabın konusunun aslında gerçek hayatta, eski adı Isla Mas a Tierra olan bir adada yalnız yaşamış Alexander Selkirk adlı İskoç bir denizcinin 1709 yılında Woodes Rogers tarafından kurtarılmasının yarattığı şaşkınlık ve ilgiden ilham alınarak yazıldığı iddia edilmiştir. Benzer bir kaynak ta müslüman dünyasından İbn-i Sina ve İbn-i Tufeyl kaynaklı Hay ibn-i Yakzan adlı kitaptır. Bu kitapta bir müslümanın adayı çekip çevirmesi anlatılır. Ancak bu romanda olaylar daha barışcıl bir anlatımdadır.

Konusu

Romanın edebiyat seviyesinin düşüklüğü hakkında çeşitli eleştiriler yapılmış olmasına rağmen, etkileyici konusu ve serüvenleri ile Batı'nın sömürge tarihi ve felsefesi anlatılır. Anlatım basit cümlelerle kısa kısa, olay akışının verilişi şeklindedir. Bu yapı içerisinde adadaki yaşamın detayları ve bunların arasında Robinson'un iç konuşmaları ve o anki duygu dünyası yansıtılır.

Hikaye İngiltere'de belli bir gelir seviyesi ve mutluluk standardı yakalamış Crusoe (Kreutzner) ailesinin en küçük oğulları Robinson'un babasının aksi yöndeki telkinlerine rağmen, sıkıcı ama garantili hayatı terk ederek bir arkadaşının babasının gemisiyle denize açılması ile başlar. Bundan sonra Faslı bir denizciye köle olarak satılır (kitapta bu kişiden Türk diye söz edilmektedir). Oradan kaçması ve kendisini Brezilya'da şeker kamışı yetiştiren zengin bir çiftçi olarak bulmasına kadar birçok macera yaşar. Ancak rahat Robinson'u sıkmaktadır. Biraz da mal hırsıyla hayale kapılarak Afrika'dan köle getirip satmayı planlar. Arkadaşları ile planladığı bu yolculuk nihayetinde, ıssız bir adada kendisini bulur. Geminin enkazından kurtarabildikleri ile yaşamını sürdürecektir. Yaklaşık 24 sene sonunda adaya yabancıların geldiğini fark ederek, bunların elinden kurtardığı ve kendisine "Cuma" ismini verdiği bir yerli ile 3 sene daha adada yaşar. Cuma'ya ingilizce ve din bilgisi vererek kendisini eğitir, hizmetine alır.

Orijinalinde, ilk kitap adadan kurtulduktan sonra Robinson'un İngiltere'ye dönmesi ve bir ihtimal Robinson'un oraya tekrar dönebileceği iması ile bitirilir. Sonradan eklenen ve Robinson'un Maceraları adı verilen ikinci kitapta, Robinson adaya gerçekten döner. Ancak kendisi artık ada halkınca bir fatih ve sömürge valisi yetkilerine sahip olarak tanınmaktadır. Burada da kendince yaptığı iyilikler ve ada halkının mutluluklarına yaptığı katkıların ardından yine serüvenlerine devam etmek ve dünyayı tanımak için denize açılır. Madagaskar'dan, Çin'in kalabalık şehirlerinden, ticaret limanlarından, Asya'nın ıssız şehirlerinden, Tatarlardan, Çerkezlerden, Ruslardan yani hemen hemen o sıralarda Avrupalılarca merak edilen her yerden geçerek İngiltere'ye döner. Bu yolculuklarda kendisini hep yüksek kârlarla ticaret yaparak, Hindistan'dan afyon alıp, Çin'e satıp, oradan Rus bozkırlarından kürk alıp, Araplara satarken görürüz. Bütün bu işlerin arasında, sürekli kendi kültürünü diğerleriyle kıyaslar ve Çin'in tüm nüfus büyüklüğüne ve ticaretine rağmen hiçbir zaman Avrupa ile boy ölçüşemeyeceğini söyler. Hatta kervanlarda yol arkadaşları ile bu düşüncelerini paylaşıp onları gerektiğinde tartışmalarda susturur. Kafasında sürekli olarak kendi dininin ve kültürünün üstünlüğü konusunda doğruluğundan emin olduğu fikirler geçirir ve bunları okuyucusuyla paylaşır.

Kitabın yazıldığı tarihte dünya tarihini etkileten başlıca olaylara da yer yer değinilmiştir. Bunlar arasında Çin'de daha o zamanlar başlayıp sonradan Mao'nun kültür devrimine kadar sürecek olan ve Çin'i adeta İngilizlerin oyuncağı haline getiren, genç nüfüsu çürüten afyon bağımlılığının ilk izlerinden bahsedilir. Ayrıca o zamanlar açıkça dile getirilmeyen Amerika'daki İspanyol ve Portekiz'lilerce gerçekleştirilmiş katliamalardan söz edilir ve bu milletler barbar oldukları konusunda eleştirilir. Bu dönemde Osmanlı'nın 1699 Karlofça antlaşması ile duraklamadan gerilemeye geçtiğini düşünülürse, kitapta da Robinson'un buralardan hiç bahsetmemesi ilginç bir paralellik gösterir. Tıpkı Osmanlının gelişmesi zamanında olduğu gibi Rusların iç Asya eksenindeki hareketleri ve başarıları bu dönemde Avrupalılarca daha ilgi çekici bulunduğundan bu memleketle ilgili görüşler ve bilgiler kitapta çok sık paylaşılır. Kitapta Türklerle ilgili olarak iki ilginç cümle sarfedilmiştir. Birinde Robinson'un bıyığını "çok etkileyici" görünen Türkler gibi uzattığından bahsedilir. İkincisinde ise, Robinson bir İspanyol ile Türk arasında, iyi efendilik karşılaştırılması yapılsa, Türk'ün muhtemelen daha iyi olabileceğini düşündüğü anlaşılır.

Hristiyanlık ve Robinson

Robinson'un yaşamını kendi ifadesi ile cehenneme çeviren gezme ve macera tutkusu, adada ilk zamanlar kalbinde hiç duymadığı tanrı korkusunu da keşfettirmiştir. Başına gelen olayları ilk zamanlar babasının sözünden çıkmasına karşı verilen bir tanrı cezası olduğunu düşünse de, bir süre sonra büyük yalnızlığının aslında tanrıyı anlamak yolunda hayatındaki en büyük fırsatı yarattığını düşünmüştür.

Adadaki ve sonraki hayatında önceleri düşüncelerinde yer bulmayan inançları, zamanla kararlarını alırken hayati ihtiyaçların da ötesine geçmiş ve adeta onu yönlendirmiştir. Özellikle Sibirya içlerini dolaşırken, Tatarların tapındığı bir putu arkadaşı ile yakması ve bunun sonucunda çıkan ayaklanmanın kendisi ve kervanındakilerin canını tehdit etmesi, bütün kitap boyunca her şeyden çok insan hayatına değer verdiğini ifade eden Robinson'un kişiliği ile çelişki yaratmıştır.

Sayfalar ilerledikçe, hümanist ve mücadelesini doğa ile sürdüren kişiliği, adeta bir sömürge valisi ya da herkesi kendi dinine inandırmaya çalışan bir misyoner kimliğine dönüşür. Cuma ile karşılaştığı ilk anda ona adını sormadan "Cuma" ismiyle hitap etmesi ve onun dininin özelliklerini ve bütünselliğini sorgulamadan hristiyan olmasına çabalaması aslında, sonradan ortaya çıkan kişiliğinin ipuçlarını vermiştir. Gittiği ülkelerin kültürlerini sorgulamadan onların yaptıklarını anlamaya çalışırken hep son noktada verdiği kararları "neticede bu insanlar putperestti" diyerek inanç tabanında sonuçlandırır. Bazen bu inançsız putperestlerin aşırı barbarlıklarına sebep olarak inançsızlıklarını görür. Ancak bir vahşinin dinini büsbütün terk ederek birey olabileceğini düşünür. Gerçekten de, Cuma o dönem edebiyatındaki hikayelerde bir birey olarak anlatılan ilk yerlidir.

Robinson'un adada geçirmiş olduğu yalnızlık süreci sonraları Batı dünyasınında gerçekten tanrı yolunda atılması gereken iyi bir adım olarak değerlendirilmiş ve bu dönemde tanrıdan uzaklaşmak yerine büsbütün inançlarına daha çok sahip çıkması taktirle karşılanmıştır. Ancak bu özelliklerin yani bir kilise desteğinden yoksunken bu derece tanrı ile yakınlaşabilmesi Anglikan kilisesince inandırıcılıktan yoksun bulunmuştur.

Sömürge Düzeni ve Robinson

Roman, doğa ile insan mücadelesi şeklinde başlayan konusu ile ilgi çekici sömürge tarihi bilgileri ile de doludur. Batı Avrupa o dönemde sömürge yarışında yavaş yavaş Portekiz ve İspanyol üstünlüğünden Hollanda (Flemenk) ve İngiliz üstünlüğüne geçişini yaşamaktadır. İngilizler Hindistan, Çin ve Okyanusya bölgesinde önemli kazanımlar elde ederken, Latin devletleri arasında liderliği çeken Portekiz sömürge tarihindeki başarılı döneminden yavaş yavaş uzaklaşmaktadır. Bu noktada özellikle ikinci kitapta anlatılanlar dikkat çekicidir. Yazarın sonradan öğrenildiği üzere aynı zamanda bir İngiliz Hükümeti ajanı olması belki de, politik çıkarları açısından ilgi toplamış bir romanın gücünden faydalanmak isteyen devletin politik görüşlerini dünyanın geri kalanına kabul ettirme şansını arttıran bir nedenle kullanılmış olabilir. Bunun dışında tamamen yazarın şahsi politik görüşlerini ifade ettiği bir kitap olması da olasıdır. Tüm bunlara rağmen gerçek kaynağı ne olursa olsun Robinson'un ürettiği İspanyol-Portekiz-Çin karşıtı fikirler romanda sık sık yer bulmuştur.

Adadan kurtulup döndüğünde adaya yerleşmelerine yardımcı olduğu Avrupalılar artık ona kurtarıcıları veya yöneticileri gibi davranmakta, bu da Robinson'un kendisini adalet ve tanrı kurallarına göre hüküm vererek tebasını hoş tutan bir hükümdar gibi algılamasına sebep olmaktadır. Hatta tanıştığı Rus sürgünlere, halkının yöneticisini daha çok sevme kıyaslaması yapıldığında, Rus Çarından daha üstün olduğunu iddia eder. Onun bu üstün vasıflarını gören Tanrı sık sık karşısına bu iyilik ve adaletini kullanma şansını verecektir. Bu anlamda aslında yazar, Robinson ve onun sahip olduğu yeteneklerle tipik İngiliz sömürücüsüne karşılaşacağı barbar ve vahşilere nasıl davranması gerektiği konusunda yol yordam göstermekte, örnek olmaktadır. (Vikipedi Özgür Ansiklopedi)

Daniel Defoe

Robinson Crusoe

 

Dünya üzerinde tanımayan var mıdır Robinson Crusoe’yu ve onun sadık kölesi Cuma’yı? Belki kısaltılmış bir baskısı, belki çizgi romanı, belki de sinemaya, TV’ye uyarlanmış biçimi ile, her zaman ilgi çekmeyi sürdürmüştür Robinson’un öyküsü. Ancak pek de ciddiye alınmaz, nedense ortak bir yargıya varılmıştır üzerinde; o çocuklar içindir! Oysa, adı kahramanının gölgesinde kalan yazarların ilki olan Daniel Defoe, “Robinson Crusoe”su ile, modern İngiliz romanının başlatıcısıdır.

Daniel Defoe, 1660’da Londra’da doğdu. Hollanda kökenli ailesi, Protestan kilisesine mensuptu. Kiliseye girmek üzere, iyi bir eğitim alarak yetişti ama tercihi ticarete atılmak oldu. Yaşamı boyunca fırsat buldukça ticaretle ilgilendi, ancak hiç bir zaman zengin olamadı. Daniel Defoe’nun diğer ilgi alanının siyaset olduğu anlaşılıyor. Tıpkı ticarette olduğu gibi, siyasi faaliyetleri de başını derde soktu Defoe’nun. Liberal kanadı destekleyen bir yazısı sonucu hapse düştü ve hayatının en zor dönemini geçirdi. Bu durumdan kurtulmak için, dönemin güçlü isimlerinden muhafazakar politikacı Robert Harley’in koruması altına girdi. Siyasi inançlarını özgürlüğü ile değiştirmiş ve Defoe, siyaset oyununu bu acı tecrübe ile öğrenmişti. Muhafazakarlar hükümetten düşünce, yeniden Liberallerin saflarına transfer oldu. Bundan böyle, kendisini kim gözetirse, Defoe’nin kalemi onun yanındaydı.

1719 yılında yayınlanan “Robinson Crusoe” romanına kadar, genellikle siyasi makaleler yazan Defoe, romanın gördüğü büyük ilgi ile birlikte, bütünüyle edebiyatla ilgilenmeye başladı. Elbette diğer romanları da serüven ağırlıktaydı. “The Life Of Captain Singleton” (Kaptan Singleton’un Hayatı), “Moll Flanders”, The Journal Of The Plague Year” (Veba Yılı) ve “Colonel Jack”’ın dışında, “Robinson Crueso’nun Daha Sonraki Maceraları”nı da tamamladı. Yazmaya 1731 yılında gelen ölümüne dek ara vermeyen Defoe’nun, 545 yayınlanmış kitap ve broşürü bulunuyor.

İlk deniz serüveni Ailesinin isteklerinin aksine, denizci olmayı kafasına koyan Robinson, on dokuz yaşındayken, 1651 yılında Londra’dan kalkan bir gemi ile sefere çıkar. Bu ilk seferde karşılaştığı fırtınadan ürkmesine rağmen, gemicilerin cesaretlerinde etkilenir ve seçtiği yoldan dönmez. Bir başka gemiyle Afrika’ya gider. Orada korsanlar tarafından esir alınır. Köle olur, kaçar, Brezilya’ya giden bir başka gemi tarafından kurtarılır. Brezilya’da şeker kamışı ziraatine başlar. Ne var ki yoğun emek gerektiren bu iş için kölelere ihtiyacı vardır. Bu kez köle edinmek için çıkar Afrika yolculuğuna. Kahramanımızı ıssız adasına düşüren bu yolculukta, gemi bütün mürettebatı ile birlikte batıverir.

Öykünün bundan sonrası, Robinson’un doğayla giriştiği büyük mücadeleyle ilgilidir. Gemiden kalan son bir kaç parça eşya ve araç-gereçle işe koyulan Robinson, önce bir ev yapar, ardından yaban keçilerini evcilleştirir, yiyeceklerini yetiştirmeye başlar. Yavaş yavaş doğaya hakim olmaya başlamış, yabani hayvanları boyun eğdirmiş, bir dolu acı tecrübeden sonra iyi bir çiftçi olmuştur. Bütün bunlar 12 yılını alır Robinson’un. Ama yalnızdır. Adaya gelişinden 22 yıl sonra, sahilde insan kemikleri görünce dehşete düşer. Kemikler, yamyamların varlığını kanıtlamaktadır. Robinson, yine esirlerle birlikte adaya gelen yamyamlara saldırır, bazılarını öldürür, kalan son esiri kurtarır. Böylelikle Cuma ile de tanışmış oluruz. Robinson asıl becerisini, bu yamyamı medenileştirerek gösterecektir. Robinson ve Cuma, on yıl birlikte yaşarlar. Başlarından bir dolu serüven geçer ve sonunda yolu aday düşen bir İngiliz gemisi ile Londra’ya dönerler. Brezilya’daki tarlası da işletildiğinden, zengin bir adamdır artık o. Evlenir, çoluk çocuğa karışır. Ama, denize duyduğu özlemi dinmemiştir. Karısı ölünce, adasını görmek için yeniden denize açılır.

Yukarıda da söylediğim gibi, Daniel Defoe, ilk kitabın gördüğü büyük ilgi sonucu, Robinson Crusoe’nun bundan sonraki serüvenlerini de kaleme aldı. Ancak, biraz ticariydi yeni kitap. Zengin ve yaşlanmış bir Robinson, burjuva insanın dünyayı fethinin allegorisi niteliğindeki ilk Robinson’un yanında pek sönüktü.

Bireyciliğin ilk temsili Cervantes, “Don Kişot”u yazdığında, henüz burjuva birey tarih sahnesine çıkmamıştı. Yine de, Don Kişot, modern insana yakın özellikleriyle, ilk roman kahramanıydı. Robinson Crusoe ise, gerçek anlamda bireydir. Hem de, dinsel kaygılardan uzak, doğaya karşı güçlü, çalışması ve hırsı ile bütün zorlukların üstesinden gelebilen ve ahlaki değerleri kendisine göre kuran hesapçı bir bireydir o.

İngiliz romanının Daniel Defoe’ya kadar olan tarihinde, romana eğitici bir işlev yüklenmiş ve roman pek saygın bir tür olarak görülmemiştir. Roman teorisi de yoktur henüz. Romanla gerçek arasındaki ilişki ise zayıftır. Defoe, “Robinson Crusoe”yu, gerçek bir öykü gibi aktararak -bir gerçeklik payı da vardır anlattıklarında- ve gündelik yaşama ilişkin ayrıntılara geniş yer vererek, bu edebi türe bundan böyle izleyeceği yolu açar. Hem gerçeğe olan bağlılık hem de anlatılan öykünün sürükleyiciliği açısından, “Robinson Crusoe”, kendinden sonra gelen yazarlar için kılavuz rolü oynamıştır. Ancak, Daniel Defoe’nin kahramanları yalınkat, anlatım dili ve üslubu ise basittir. Belki de bu nedenle, İngiliz ve dünya romanının öncüleri sayılan çağdaşları Henry Fielding ve Samuel Richardson kadar edebi eleştirinin konusu olmamış, her zaman sevilmiş ama çocuk romanı olarak önemsizleştirilmiştir.

Oysa, apaçık bir felsefi tartışması olmayan bu metin, burjuva bireyin ilk destanıdır. Felaketler ardarda gelse de, her zaman ayakta durmasını, kazanmasını ve şükretmesini bilen örnek bir yurttaştır Robinson. Daha önceki dönemlerde, toplumun önüne geçmemesi gerektiği düşünülen ve kınanan bireysel çıkarları apaçık savunur bu yeni insan tipi. Düşünün ki, ıssız bir adada bile, elinden hesap yaptığı kağıdı ve kalemi hiç düşmez. Sayılar önemlidir yaşamak için. Sayılar, zenginliğin işaretidir...!

Robinson Crusoe’da, ekonomik gerçekçilik her türlü duygunun üzerindedir. Robinson, Calvinist çalışma ahlakının romanda vücut bulması, burjuva bireyin yüzyıllar boyu sürecek hırsının, pragmatizminin erken bir sunumudur. Ada ise, önemli bir simgeye dönüşmüştür romanda. Kısıtlamanın olmadığı, bireyin özgür iradesi ile yaptığı girişimlerin sonuçlarına razı olduğu ama bu tasarrufların da bireye hep başarılar getirdiği, feodalitenin ve devlet bürokrasisinin hantallığından uzak ütopik bir devleti temsil eder ada, aynı zamanda İngiltere için de bir modeldir. Kısaca, Daniel Defoe, siyasi ve ekonomik görüşlerini dile getirmek için araçsallaştırmıştır Robinson’u ve ıssız adasını.

Romanda ilk ötekileştirme Don Kişot, Robinson’ların egemen olacağı bir dünya karşısında şaşkınlığa uğrayan, toplumsal idealleri, ahlaki değerleri savunan olumlu kahraman tipiydi ve trajikti öyküsü. Yaklaşık yüz yıl sonra gelen Robinson’un ise toplumsal bir kaygı taşımaz. Değerler manzumesi kısa ve özdür; çalışmak ve kazanmak..! Doğa ve kendisinin ait olduğu toplumun dışındaki insanlar, tahakküm edilmek için vardır bu yeni insan tipi için. Don Kişot ve Sancho arasındaki ilişki, zaman içerisinde birbirini etkileyen ve eşitlenen bir nitelik kazanırken, Robinson ve Cuma arasındaki ilişki, hiç değişmeyen bir efendi-köle ilişkisidir. Batı oryantalizminin bütün öğelerini barındırır “Robinson Crusoe” romanı.

Siyah adam yamyamdır, eğitilmesi gerekir ve doğal olarak beyaz adama tabidir. Daniel Defoe, bu efendi-köle ilişkisinin öylesine mantıki sebeplere dayandırarak öyküler ki, okurken hiç de insanlık dışı öğeler bulamazsınız. Doğal ve zorunludur Robinson’un tahakkümü. Her şeyi beyaz adam kurmuştur, evi o yapmıştır, hayvanları o ehlileştirmiştir, tarlayı o hazırlamıştır. Cuma’ya düşen, onun emirleri doğrultusunda çalışmaktır yalnızca. Aslında Cuma, İngiliz işçi sınıfını da temsil eder. Girişimci burjuvanın yanındaki beceriksiz emek gücüdür o. Robinson, yani burjuva birey olmasa, Cuma, yani işçi, yani emek de anlamsızdır Defoe’ya göre. Aklın ve üretim araçlarının sahibi Robinson ile kol gücünün temsili Cuma arasındaki ilişkinin diyalektiğini, F.Engels, “Tarihte Zorun Rolü” adlı makalesinde çok iyi bir biçimde çözümlemiş ve “Robinson Crusoe” romanının arkasındaki ideolojiyi, Marksist bir sınıf çatışması temelinde sergilemiştir.

Ancak, “Robinson Crusoe” romanını, bugünden yola çıkarak yapılacak ideolojik çözümlemelerle mahkum etmek haksızlık olur. Diğer oryantalist metinler gibi, o da kendi toplumunun tarihi içinde yer alıyor, o tarihle ve kendi toplumsal deneyimleriyle farklı ölçüde biçimlendirme ve biçimlendirilme ilişkisinde kuruluyor ve bütün estetik biçimleriyle kültürün tarihsel deneyimlerden türüyor. Üstelik, tıpkı Don Kişot gibi, Robinson da geçen onca yıla rağmen canlılığını koruyan bir tip. Edward Said’in söylediği gibi, “Anlattıkları Robinson Crusoe’nun sanatsal değerin azaltmıyor, tersine, hegemonyayı sağlayan şey, onun bu değişmeyen yüksek sanatsal değerinde gizli... (A. Ömer Türkeş)

 

Kitaptan alıntılar:

 

‘Ne fazla zengin olmayı ne de fakir olmayı istemeyen adam, akıllı olduğunu ispat edermiş. Çünkü bu arzu gerçek saadetin mükemmel bir örneğiymiş ve şu yönü de dikkatle düşünmemi söyledi: Hayatın felâketleri daima toplumun ya en yüksek ya da aşağı tabakadaki insanları bulurmuş. Felâketlere en az orta halliler uğrarmış ve bunlar hayatlarında daha az değişikliklere maruz olurlar ve diğerleri gibi maddi ve manevi acılara uğramazlarmış. Yüksek tabakadakiler yaşayışlarındaki yorgunluk, gösteriş ve çılgınlıktan aşağı tabakadakiler ise ağır ve ezici işlerden, araç, gereç ve gıdadan yoksun kalmaktan sıkıntı ve felâketlere düşerlermiş.’ (Sy. 6)

 

‘İşte o zaman biraz aklım olsaydı geriye döner, babamın evine giderdim ve muhakkak babam da Cenabı Hakk’ın lûtfuna, şükranını göstermek için büyük bir dana bile kurban ederdi.’ (Sy. 15)

 

‘ “…bu belâ da başımıza galiba hep senin yüzünden geldi. Nasıl adamsın, nesin, ne akla hizmetlke seyahate çıkıyorsun?” dedi.’ (Sy. 16)

 

‘Hikâyemin sonuna doğru gayet garip bir öfkeyle sözümü kesti ve “Böyle uğursuzun gemime girmesi için ne suç işledim Yarabbi?” dedi ve ilâve etti: “Bin lira verseler bundan sonra senin bulunduğun gemiye ayağımı bile atmam.” ’ (Sy. 16)

 

‘kanarya adalarına doğru yol alıyorduk. Bu adalarla Afrika sahilinin arasında sabahın alacakaranlığında Sale limanına mensup bir Türk korsan gemisinin hücumuna uğradık.’ (Sy. 20)

 

‘Dağ kadar yüksek kudurmuş bir dalga geldi, arkamızdan bindirdi. Ve bize Kodogras’a son darbenin geldiğini bildirdi. Dalga o kadar şiddetle çarptı ki sandalı derhal ters çevirdi ve her birimizi bir tarafa attı. Bir saniyede hepimiz battığımız için Tanrım diyecek zamanımız bile olmadı.’ (Sy. 44)

 

‘Sağ salim karaya ayak basabilmiştim. Gözlerimi gökyüzüne kaldırarak birkaç dakika önce kurtulma ümidi olmayan hayatımı kurtarmasından dolayı Tanrı’ya şükrettim.

Ölümden yaşama dönen bir adamın ruhunda meydana gelen sevinç ve hayreti tarif etmek mümkün değildir zannederim.

Bir canlının boynuna ip takılıp da tam asılacağı sırada kendisine suçunun affedildiği söylenirse, şaşkınlığından kendini kaybedip de kalbi durmasın diye yanında bir cerrah bulundurup kan aldırma konusunda adete şimdi artık hiç şaşmıyorum.

Ansızın gelen sevinçler başlangıçta insanı acılar kadar üzüyor.

Kurtulmaktan dolayı büyük bir hayrete düşmüş olduğum halde ellerimi gökyüzüne kaldırarak şimdi tarif edemeyeceğim bin türlü hareket ve işaretlerle sahil boyunca şurada burada dolaşıyordum.’ (Sy. 46)

 

‘Günlük 30 Ekim 1659

Ben zavallı ve biçare Robenson Kruzoe açık denizlerde şiddetli bir fırtınaya tutuldum ve “Ümitsizlik Adası” diye isim taktığım bu sefil ve uğursuz adaya düştüm. Diğer gemi arkadaşlarımın hepsi öldü. Ben de yarı ölü bir haldeyim.

Bugünü hep düştüğüm felâkete ağlamakla geçirdim, ne yiyeceğim, ne giyeceğim, ne silâhım, ne de barınacak bir yerim vardı. Önümde yardım görebilme ümitsizliğinden ve ölümden başka bir şey göremiyordum. Ya yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanacak veya vahşiler tarafından öldürülecek ya da açlıktan ölecektim. Gece yaklaşınca yırtıcı hayvanlardan korktuğum için bir ağaca çıktım ve bütün gece yağmur yağmasına rağmen çok rahat bir uyku çektim.’ (Sy. 68)

 

‘Fakat bitki yetişmeyeceğini zannettiğim bir iklimde özellikle oraya nasıl geldiğini bilmeyerek arpanın yetişmesini görmem tüylerimi ürpertti. Tohum ekilmeden, çalışma gerektirmeden bu tanenin böyle çorak ve vahşi bir adada, bana gıda olmak üzere doğrudan doğruya Tanrı’nın bir mucizesi olduğunu düşünmeye başladım.

Bu durum beni duygulandırarak, gözlerimden yaş getirdi.’ (Sy.75-76)

 

‘Gece akşam yemeği olarak üç tane kaplumbağa yumurtasını külde közledim. Yani bizim bildiğimiz rafadan yaptım ve yedim. Eğer hatırlayabiliyorsam bütün hayatımda, bitirince Tanrı’ya şükrettiğim ilk lokma budur.’ (Sy. 88)

 

‘Biraz gittim oturdum. Karşımda duran denize baktım. Ne kadar düz ve sakindi. Orada otururken aklıma şunlar geldi:

Şu gördüğüm deniz ve kara nedir? Neden meydana gelmiştir? Ben, bütün bu uysal ve vahşi, iyi ve kötü yaratıklar nereden ve nasıl meydana gelmiştir? Hiç şüphesiz ki hepimiz gizli bir kuvvet tarafından yaratılmışız. Karayı, denizi, havayı, gökyüzünü yaratan o gizli kuvvet nedir? Kimdir? Doğal olarak devam ettim: Bütün bunları yapan Tanrı’dır. Sonra şöyle düşündüm: Eğer bütün bunları Tanrı yapmışsa onları sevk ve idare eden de yine odur ve her şey ona bağlıdır. Çünkü bütün bu şeyleri yaratan bir kuvvet, onları sevk ve idare edecek güce kesinlikle sahiptir.

Eğer kendi eseri olan şu evrende hiçbir şey onun emri ve bilgisi dışında olamıyorsa ve eğer hiçbir şey onun bilgisi olmaksızın gelmiyorsa, benim burada korkunç bir durumda bulunduğumu biliyor demektir. Eğer hiçbir şey onun emri dışında olmuyorsa başıma gelenleri de o emretmiş demektir. Aklıma bu sonucun aksi veya düşünceyi çürütebilecek hiçbir fikir gelmedi. Madem ki yalnız beni değil, dünyada olan biten her şeyi idare eden yalnız onun kuvvetidir; o halde bütün başıma gelenlerin Tanrı’nın emriyle olması, düştüğüm bu sefil durumda da yine onun etkili olması gereklidir fikri bende çok fazla kuvvetlendi. Bunu kendi kendime sorduğum şu soru takip etti: Niçin tanrı bana böyle yapıyor? Bunu hak etmek için ne yaptım? dedim.  

Bunu sormakla sanki küfretmişim gibi hemen vicdanım şu uyarılarda bulundu: adeta seslenir gibi bana “Sefil” dedi. “Ne yaptığını mı soruyorsun? Bir defa geriye, kötü yollarda harcadığın hayatına bak ve kendi kendine neler yapmadığını sor. Şimdiye kadar niçin mahvolmadığını, Yarmut körfezinde niçin boğulmadığını, geminiz Sale korsan gemisi tarafından yakalandığı zaman çıkan kavgada niçin ölmediğini, Afrika sahillerinde vahşi hayvanlar tarafından neden parçalanmadığını, burada gemideki bütün adamların boğulduğu halde, senin niye boğulmaktan kurtulduğunu sor. Hangi yüzle, ben ne yaptım diye soruyorsun…” (Sy. 89-90)

 

‘Bana göre bu şeyler o kadar uzak, o kadar imkânsızdı ki kendilerine et yemesi vaat edildiği zaman, İsrailoğulları’nın “Tanrı böyle bir çölde sofra kurabilir mi?” dedikleri gibi, ben de Tanrı beni buradan kurtarmaya kadir midir demeye başladım.’ (Sy. 91)

 

‘Kitabı yere bıraktım ve hayretle karışık bir sevinç içerisinde, ellerimi ve kalbimi gökyüzüne kaldırarak “Ey İsa, ey Davud’un oğlu İsa ve Rabbı âlâ, sen bana pişmanlık ver” diye yüksek sesle bağırdım. Diyebilirim ki bütün hayatım boyunca gerçek anlamı ile ilk defa olarak ettiğim dua budur.’ (Sy. 93)

 

‘Bütün sefaleti ile beraber bu güzel hayatımın, geçmiş günlerimdeki; günahkâr, ahlâksız ve iğrenç hayatıma oranla daha güzel olduğunu artık açık bir şekilde hissetmeye başlamıştım. Artık üzüntülerimle sevinçlerimi değiştirdim.

Gerçek arzularım değişti. Sevgilerim, zevklerim değişti. İlk geldiğim günkü, daha doğrusu iki sene önceki isteklerim büsbütün yenilendi.’ (Sy. 109)

 

‘Burada bulunduğum için Tanrı’ya şükrederim diyemezsem de, bu acı sebeplerle gözümü açarak eski hayatımın kötü yanlarını bana gösterdiği ve pişman ettiği için ciddi bir şekilde, Tanrı’ya teşekkür ettim.’ (Sy. 110)

 

‘Halbuki benim için bir defa kesilecek ağaç büyük olmalıydı. Çünkü yapacağım tahta büyük olacaktı. Üç gün bu ağacı kesip devirmek, iki gün de dallarından budaklarından temizleyerek direk haline getirmek için uğraştım. Sonra etrafını baltalayarak, yontarak ve yongalarını çıkararak kımıldanacak gibi oldukça hafif bir hale getirdim. Sonra çevirdim. Bir tarafını tahta gibi baştanbaşa düz ve yassı yaptım, alt tarafını da çevirerek ağacın kalınlığı yedi buçuk santimetre kalıncaya kadar ve öbür tarafı gibi düzelinceye kadar kestim. Böyle bir işte ellerimin çektiği emeği herkes tahmin edebilir. Fakat çalışmak ve sebat etmek sayesinde bunu ve daha; başka birçok şeyleri yapabiliyordum. Bunu söylemekteki amacım küçük işle bu kadar çok bir zaman kaybetmenin sebebini göstermektir. Yani aletle ve yardımcıyla az bir zamanda olabilecek bir şey aletsiz ve yalnız olarak yapılması gerekirse uzun bir zaman ve büyük bir zahmet alıyor.’ (Sy. 111)

 

‘Durumumun kötü taraflarından fazla iyi taraflarına bakmayı ve eksik olan şeyleri düşünmektense eldekilerle yetinmeyi öğrenmiştim. Bu durum bana ifade edilemeyecek, gizli bir teslli veriyordu.’ (Sy. 126)

 

‘Bir gün öğleye doğru kayığın olduğu yere gitmiştim. Sahilde Çıplak bir insan ayağı izine rastladım. Çok şaşırdım. Bunun insan ayağı izi olduğu, kumun üzerinde bariz bir şekilde görünüyordu. Yıldırımla vurulmuş veya bir hayal görmüş gibi dona kaldım. Etrafıma bakındım, kulak verdim. Ne bir şey görebildim, ne de bir ses duydum. Daha uzaklara bakmak için yüksek bir yere çıktım. Sahile, deniz kenarına indim.

Bu bir tek ayak izinden başka hiçbir işaret göremedim. Hepsi bundan ibaretti. Acaba daha başka izler var mı, yoksa bu bir hayal ürünü mü diye tekrar ize bakmaya gittim. Şüpheye hiç gerek yok. Bu parmakları ile, topuğu ile bir insan ayağına ait tamamiyle mükemmel bir izdi. Bu nasıl olmuş da burada bulunuyor? Bunu ne biliyor, ne de düşünebiliyordum. Karmakarışık ve perişan birçok düşüncelerden sonra, tamamı ile şaşkın bir adam gibi kendimden geçmiş bir halde, adeta bastığım yeri bilmeden, eve doğru yürüdüm. O kadar korkmuştum ki yolda giderken her ağaç ve çalıdan korkarak ve uzaktaki her ağaç kütüğünü insan sanarak her iki üç adımda bir duruyor ve arkama bakıyordum. Yolda giderken korkuyla, aklımın her gördüğüm şeye korkunç şekiller verdiğini, her saniye hayalime ne kadar korkunç fikirler doğduğunu ve aklıma ne kadar hesapsız ve garip saçmalıklar geldiğini tarif etmek mümkün değildir.

Kaleme geldiğim zaman-artık bundan sonra evime kale ismini verdim-adeta kovalanıyormuş gibi içeri kaçtım, ilk önce içeriye iskele dediğim merdivenden mi, yoksa kapı dediğim kayadaki o delikten mi girdim, hatırlamıyorum. Hiçbir tavşan, hiçbir tilki yer altındaki deliğine kaçarken benim buraya girerken korktuğum kadar bir korkuya düşmemiştir. O gece uyuyamadım. Korkuma uzak olan şeyden uzaklaştıkça, korkum daha fazla artıyordu.’ (Sy. 151-152)

 

‘Özellikle aşağı sahile indiğim zaman korkunç bir manzarayla karşılaştım. Yaptıkları mide bulandırıcı işin geride kalan iğrenç izlerini, bu vahşiler tarafından parçalanan, yenen insan eti parçalarını, kemiklerini, dökülen kanları gördüm.’ (Sy. 179-180)

 

‘Ve o zamandan bu yana görüyorum ki bir felâketi beklemek, o felâketi çekmekten daha acı imiş.’ (Sy. 180)

 

‘Ben bir keçiyi, bir kaplumbağayı ne amaçla tutuyorsam vahşiler de beni aynı amaçla yakalayacaklardı. Ben nasıl bir güvercini veya bir serçeyi öldürüp yemeği bir cinayet olarak görmüyorsam, onlar da beni öldürüp yemeği cinayet görmüyorlar.’ (Sy. 193)

 

‘Ondaki (Cuma) hayretin derecesi o kadar büyüktü ki uzun bir süre kendini toplayamadı ve eğer bıraksaydım bana ve tüfeğe kesinlikle tapardı düşüncesindeydim. Günlerce tüfeğe dokunmak istemedi. Tüfek sanki ona cevap verecekmiş gibi, tüfekle bir şeyler konuşuyordu. Sonradan kendinden öğrendiğime göre meğerse tüfekten kendisini öldürmemesini rica ediyormuş.’ (Sy. 206)

 

‘Fakat kayığa girince boğazlanmak için tıpkı İspanyol gibi eli ayağı bağlı ve yattığı küpeşteden başını çıkarıp bakamadığı için dışarıda neler olduğunu bilmediğinden korkudan yarı ölü bir halde adamın kayıkta yattığını görünce şaşırdım. Baştan ayağa o kadar sıkı sıkı bağlanmış ve o kadar uzun süre bağlı kalmış ki, hayattan kendisinde yaşadığına dair çok az belirti vardı.

Derhal kendisini bağladıkları bükülmüş sarmaşıkları, kamışları kestim ve kalkmasına yardım etmek istedim. Fakat ne doğrulabiliyor ne de konuşabiliyordu. Anlaşılan, öldürülmek için çözüldüğünü sanarak acınacak bir şekilde inliyordu. Cuma’ya onunla konuşmasını ve kurtulduğunu söylemesini emrettim. Vecebimden şişeyi çıkararak ona biraz rom içirttim. Bu onu biraz canlandırdı, kayığın içine oturdu. Fakat Cuma onun sesini işittiği ve dikkatlice yüzüne baktığı zaman ona nasıl sarıldığını, onu nasıl öptüğünü kucakladığını, onun etrafında sıçradığını, oynadığını, türkü söylediğini; tekrar bağırdığını, ellerini çırptığını, kendi yüzünü başını dövdüğünü; tekrar türkü söylediğini ve deli gibi tekrar onun etrafında sıçradığını görseydiniz gözlerinizden yaş gelirdi. Cuma’yı konuşturabilmek ve konunun ne olduğunu anlamak için epeyce bir zaman geçti. Nihayet biraz kendine gelince anlattı: Kendi babası imiş.’ (Sy. 231-232)

 

‘ “Bilirsiniz” dedi: “İsrail oğulları Mısır’dan kurtulduklarına önce memnun olmuşlardı. Çölde ekmeksiz kaldıkları zaman kendilerini kurtaran Tanrı’ya bile isyan ettiler.” ’ (Sy. 239)

 

‘Hepsinin attan inmesini ve ağacı önümüzde siper tutmamızı, üç köşe yahut üç cephe yaparak atları ortaya korumaya almamızı söyledim. Böyle yaptık. Yaptığımız da iyi olmuş; çünkü bu hayvanların bize saldırısından daha dehşetli bir hücum olmamıştır. Büyük bir gürültüyle uluyarak geldiler ve avlarının üzerlerine atılmak için yere siper yaptığımızı söylediğim kütüklerin üzerine çıktılar. Hırslarının artmasının başlıca sebebinin arkamızdaki atları görmeleri olduğu belliydi. Amaçlarının atlar olduğu görülüyordu. O kadar iyi nişan aldık ki ilk yaylımda birçok kurt öldürüldü. Arkadakiler öndekileri iterek, zebaniler gibi ardı arkası kesilmeyerek geldiklerinden sürekli ateş etmek zorundaydık, ikinci yaylım ateşi de yaptıktan sonra biraz durdular zannettik. Ben kaçtıklarını ümit ettim. Fakat çok sürmedi. Tekrar başkaları geldi. Tabancalarımızla iki yaylım ateşi daha ettik. Zannederim ki bu dört ateşte on altı, on yedi tanesini öldürdük ve belki o kadarının da bacağını kırdık. Fakat yine gelmeye devam ediyorlardı.’ (Sy. 291-292)

 

‘Şimdi kayıtsız ve şartsız  Roma Katolik dinine girmedikçe Brezilya’ya gitmemin, hele oraya yerleşmemin hiç yolu yoktu. Veya kendimi inançlarım uğruna feda etmeye, din şehidi olmaya ve engizisyonun işkenceleriyle ölmeye razı etmeliydim.’ (Sy. 294)

 

‘Sözün kısası karım bütün işlerimin koruyucusu, bütün girişimlerimin temeliydi.

Yukarda söylediğim gibi kafamda dönen yıkıcı ve kötü bir plandan vazgeçirerek tedbirliliğiyle, idaresiyle beni bulunduğum şu saadete ulaştırdı. O benim serseri ruhumu, bir ananın göz yaşlarından, bir babanın öğütlerinden, dostların öğütlerinden, hatta kendi muhakemememin kuvvetinden daha iyi idare etti.’ (Sy. 303) 

 

‘Çok şefkatli bayanın hayatı bahasına canını kurtaran delikanlı kendisinde hayattan bir eser kalmamış bir halde adeta ölü gibi kamara yatağında uzanmış yatıyorsa da o kadar tehlikede değildi. Ağzında eski bir eldiven parçası vardı. Öbür parçasını yemiş. Bununla beraber genç ve anasından kuvvetli olduğundan ikinci kaptan ağzına birkaç kaşık et suyu koyabildi; o zaman hissedecek derecede canlanmaya başladı. Sonradan birkaç kaşık daha verince rahatsızlandı ve kustu. Sıra zavallı beslemenindi. Zavallı kızcağız döşemeye hanımın yanına upuzun uzanmıştı. Tıpkı inme inmiş bir adam gibi ölümle pençeşiyordu. Eli ayağı kıvrılmış, bir eli ile sandalyenin ayağına yapışmış, o kadar kuvvetli yapışmıştı ki elini sandalyeden kolaylıkla ayıramadık. Diğer kolu da başının üzerindeydi. Ayakları yan yana olduğu halde kamaradaki masanın kenarına kuvvetle dayanmıştı. Tıpkı can cekişen bir adam gibi yatıyordu. Fakat henüz ölmemişti.’ (Sy. 322)

 

‘Halbuki Cuma bana kemiklerimin üstündeki etlerim kadar sadıktı.’ (Sy. 349)

 

‘Üzüntü ve keder dünyada en manasız işlerdir. Çünkü keder ve üzüntü yalnız geçmişe aittir. Geçmiş şeylerin geriye gelmesi veya düzeltilmesi mümkün değildir.’ (Sy. 392)

 

‘Çünkü vahşiler işlerini bilirler ve ölmedikçe insan yemezler. Bizim tıpkı danalara yaptığımız gibi onlar da önce insanı öldürürler, sonra yerler.’ (Sy. 474)

 

‘…korkaklar, tehlike olmayan yerlerde daima cesur olurlar.’ (Sy. 498)

Yorum Yaz